AHMET HAŞİM “MERDİVEN” 1933 yılının bir haziran sabahında henüz güneş ilk kızıllıklarını saçarken yeryüzüne, bir sanatçı hayat şarkısının son nağmelerini terennüm ediyordu. Hastane odasının küçük, ağır kokulu ve penceresinden loş ışıkların girdiği mekanında büyük başı zayıflamış küçülmüş elleriyle yatakta upuzun yatmaktadır Haşim. Ve başında kendisini sürekli ziyaret eden Yakup Kadri’nin eşi vardır. Gökyüzünde ise o dilinden hiç eksik etmediği kızıllık hakimdir.
Dicle... Uygarlıkların beşiği. Bazı rivayetler Nuh tufanının bu topraklarda olduğunu söyler. Yeryüzü kaplanırken derin sularla Dicle beslemiş bu tufanı.
Nehrin kıyısı gezilmek için mükemmel bir yer. Bir çocuk ve annesi gezmektedir Dicle’nin kıyısında. Hasta, saf, narin bir anne ve onun kırılgan çocuğu. Yıllar sonra sorulduğunda kendisine, annesini hatırlar Dicle’nin kenarında. Ve yaptığı yürüyüşleri… Bunlardır zihnine ve tüm ruhuna etki eden yaşantılar. Annesinin zayıf kırılgan bedeni ile kanlı mendili gelir Haşim’in benliğine. Akşamüstü çıktığı gezintiler etkileyecektir sanat yaşantısını, şiirlerindeki hakim rengi.
“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak
Sular saradı... Yüzün perde perde solmakta.
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...
Hüzün, sarı, kızıllık ve sonbahar hakimdir Haşim’in şiirlerine. Bir sürgündür yaşantısı. Çocukluğunda başlamıştır ezikliği. Annesi Bağdat’ın soylu ailelerinden Sara Hanım’dır. Kanser olan bu kadının Haşim’in benliğinde çok derin tesirleri olduğu görülür. Ardından annesinin ölümüyle babasının peşinden sürüklenir küçük çocuk. O dönemde devletin üst kademesinde yer alan herkesin kaderidir Osmanlı topraklarında tayinlerle gezinmek.
Haşim’in en önemli durağı Mekteb-i Sultani’dir. Küçük yaşta bir yabancıdır bu okulda Haşim. Çok büyük sanatçıları yetiştiren ve Galatasaray Lisesi diye de tanınan bu okulda okumuştur ve yıllar sonra Tevfik Fikret gibi büyük edipleri yetiştirecektir bu mektep. Bir sanatçılar durağı olacaktır.
Bir küçük çocuk dolaşmaktadır Mekteb-i Sultani’de. Bozuk aksanıyla Galatasaray Lisesi’nin gür ağaçlı bahçesi içersinde Araplığı ve bozuk diliyle alay edilen Haşim olgunluk döneminde içene kapanıklığın etkisini anlatacaktır. Sadece çocukluğundan kalma konuşmasından kaynaklanan bir sıkıntı değildir bu yaşadıkları. Tanrının vergisi olan yaradılışı sıkıntı olmuştur kendisine. Haşim ne vücudunu beğenir ne de takma olarak düşündüğü başını. Başım
“Bihaber gövdeme gelmiş konmuş
Müteheyyic mütekallis bir baş;
Ayırır sanki bu baştan etimi”
Ve Yakup Kadrinin bildirdiğine göre şunları söyler yüzü için: “Mon cher dün gece bu suratımın hali uykumu kaçırdı. Onu şöyle hayalimde düzelteyim dedim. Mesela alnımı daha muntazam bir şekle soktum. Kafamı lepiska saçlarla örttüm. Yanağımdaki Halep çıbanını sildim. Ağzımı ufalttım, çenemi incelttim. Gene bir şeye benzemedi. Anladım ki bu kafayı kökünden kesip atmaktan başka çare yok.” Kırılgan, naif, kibar Haşim. Aynı zamanda rahatsız çabuk üşüyen hastalanan yataklara düşen adam. Haşim’in Araplığıyla alay eden kendisini küçümseyen arkadaşlarına en büyük cevabı Haşim’in Çanakkale savaşına gönüllü olarak katılmasıdır. O ince ve hassas adamı askeri kıyafetler içinde cephede gören arkadaşları evinde kat kat giyinen bu narin adama baktıkça şaşırmışlar ve Araplığıyla alay edişlerinden utanmışlardı.
Haşim’in Yakup Kadriyle mektuplaşmaları dikkate değer vesikalardandır. Kendisiyle birlikte Galatasaray Lisesi’ni bitiren arkadaşlarının hepsi yönetici olmuş çok kazanmıştı. Bu durum dönemin Osmanlısının yapısını göstermesi bakımından önemli. Aynı zamanda entelektüel doygunluğa ulaşmış bu adamın kahvehanelerde sıradan halkın arasına karışması sorulunca “mon cher “ derdi “benimbir yanım da Bağdat’a dayanır.” En çok kıskandığı şair Yahya Kemal’di. Bir arkadaşına “ben Yahya Kemal’den daha kötü bir şair miyim?” diye sorar içten içe kıskanırdı onu. Hayatındaki en büyük kıskançlıklardan biriydibu durum. Yakup Kadri ile arkadaşlarının kendisine yaptığı bir şaka sevdiği kızla ilgiliydi ve durumu öğrenince Haşim belki de hayatının en büyük travmasını geçirecekti. O günden sonra kadınlara karşı yaklaşımı değişmiş bu kibar ve melankonik adam kadınlara karşı duygusuz ve aldırışsız bir insan olup çıkmıştı.
Hayatının ilerleyen dönemlerinde ise onu “Fecr-i Ati” topluluğunda hayaller içersinde görüyoruz. O da Servet-i Fünun şairleri gibi ideal dünyalar arar durur. Bireysel iç acılarıyla ömür tüketir. “Sanat şahsi vemuhteremdir” der. Zor anlaşılır bir dil kullanır. Yaşamının ilerleyen döneminde İzmir Sultanisi’nde Fransızca öğretmenliği yapar. Maliye nezaretinde Kalem-i Mahsusi müfettişliğine getirilir. Duyun-ı Umumiye’de çalışır. Sanayi Nefise Akademisinde ise 1933 yılında ölünceye kadar Estetik ve Batı Edebiyatı dersleri verir.
Üniversitelerin edebiyat fakültelerinde “Haşimevlenmiş midir?” sorusu sıkça sorulur. Cevap “hayır” olarak bilinir. Gerçek şudur ki Haşim hayatı boyunca gerçek anlamda bir evlilik yapmamıştır. Sadece ömrünün son demlerinde kendisine bakan kadına para veremediği için mirasını bırakabilmek amacıyla nikah kıymıştır. O çok sevdiği akşamüstünün birinde oturduğu yatağına yığılıp kalmıştır.