anasayfaya gider
yönetim
okul hakkında
faaliyetler
photo albüm
dökümanlar
Öğrenci yazıları için tıklayın

   ..: Defteri Oku
   ..: Deftere Yaz
   ..: Öğretmen Girişi
   ..: Öğrenci Girişi


...:  İletişim Gazetesi :...
     ...: Kitaplarımız :...
...: Dergilerimiz :...


TÜRK EDEBİYATINDA ÇOCUK

Doğu edebiyatlarında  çocuk konusunun esin kaynağı Kabil ile Habil kıssasına dayanır. Husumet sebebiyle ortaya çıkan sorun ilk cinayete sebep olmuş, insanlığın ilk trajedisi bir çocuğun cehaletiyle meydana gelmiştir. Bu ilk ölümün müsebbibi yetişkinlik çağına girmiş bir çocuktur.

Doğu edebiyatlarında bundan sonra anlatılanlar İslamiyet öncesine kadar gidiyor. Henüz klan/kabile hayatı yaşayan ulusların çocukluk döneminin yansıtıldığı destanlarda da çocuk motifine sıklıkla rastlayabilmekteyiz. Birçok Türk destanlarında kahramanların bebeklikleri ve çocukken yaşadıkları olağanüstü olaylar anlatılır. Hun-Oğuz destanlarından biri olan ve gerçekte Mete Han’ın mücadelelerini anlatan Oğuz Kağan  destanın baş kahramanı Oğuz Kağan’ın bebekliği sıra dışı  anlatılır.
“Bir kere süt emdi, bir daha emmedi; çiğ et şarap istedi. Göğsü ayı göğsü gibiydi, beli kurt beli gibiydi.”
Bu destanın Türk halkının belleğinde yüzyıllarca silinmediğini biliyoruz. Sonraki çağlarda Türklerin Batı’ya göçü Anadolu’yu mesken edişi yeni türde  anlatısal ürünlerin verilmesine neden olur. Bu asırlarda Orta Asya ve göçebe geleneklerinin İslamiyet’le sentezlenmeye çalışıldığı görülmektedir. Bu yüzyıllarda yeni dinin henüz tam olarak öğrenilemediği anlaşılıyor. Yesevi hakkında anlatılan pamuk ve ateş  efsanesini buna örnek olarak gösterebiliriz. Aynı durum 15. yüzyılda Anadolu Türkçesiyle yazıya geçirilen Dede Korkut hikayelerinde de karşımıza çıkar:
“Ol zamanda oğul ata sözün iki eylemez-idi.
İki eylese ol oğlanı kabul eylemezler-idi.”
(Kazan Beğ oğlu Uruz Beğ’in tutsak olduğu boy)
Bu dizeler 15. yüzyılda Oğuzların ata oğul ilişkisini anlatan önemli ifadeler. Hikayeden anlaşılacağı üzere han kızı ya da han karılarının  çocuğun bakımını titizlikle yaptığı görülür. Bebeklik çağı aşıldıktan sonra onlara ok atmak, yay çekmek, ata binmek, avlanmak, savaşta kılıç kullanmak gibi dersler verilirdi. Gençlerin en zor anlarında Allah’a sığınıp yalvarmaları ise çok güçlü gençlik terbiyesine sahip olduklarını gösterir.  Oğuz Kağan destanında, Oğuz Kağan’ın ışıklar arasında rastladığı eşinden olan Gün, Ay, Yıldız ile ağaç kavuğunda gördüğü eşinden olan Gök, Dağ, Deniz’e yurdu paylaştırması devlet felsefesi ve devletin bekasında çocuğun ne derece önemli olduğunu gösterir. Yine Dirse Han’la Boğaç Han hikayesinde, hanlar hanı Bayındır Han’ın şu sözleri dikkate değerdir:
“Gine toy idip atdan aygır deveden buğra koyundan koç kırdurmış-idi. Bir yire ağ (beyaz) otağ (çadır), bir yire kızıl otağ kurdurmış-idi. Kimün ki oğlı kızı yok kara otağa kondurun, kara kiçe altına döşen, kara koyun yahnısından önine getürün, yir-ise yisünyimez-ise tursun gitsün dimiş-idi. Oğlı olanı ağ otağa, kızı olanı kızıl otağa kondurun, oğlı kızı olmayanı Allah Ta’ala kargayupdur, biz dahı kargaruz bellü bilünsün dimiş-idi”

Hikayelerde çocuğun bu denli istenmesi, eserden hareketle devrin sosyal ve kültürel yaşantısını oldukça iyi yansıtır. Ayrıca kahramanlık göstermeden çocuğa ad verilmeyişi Oğuzlardaki gündelik yaşantıların bir göstergesidir. Erkek çocuğun kız çocuğuna üstün tutulması toplum ve devletin geleceği endişesini gösteren ifadelerdendir. Devletin korunması için savaşacak bireylerin yetişmesi savaşan erkek çocuk nüfusunun artmasına bağlıdır. Dirse Han, eşinin anne olamayışı karşısında karısına şöyle bağırır:
“Han kızı yirümden turayın mı
Yakan ile boğazından tutayın mı
Kaba ökçem altına salayın mı
Kara polat öz kılıcum elüme alayın mı
Öz gövdenden başunı keseyin mi
Can tatlsın sana bildüreyin mi
Alça kanun yir yüzine dökeyin mi
Han kızı sebebi nedür degil mana
Katı gazab ederem şimdi sana.”
Çocuksuzluk motifinin tüm uluslarda çok eski olduğu biliniyor. Tüm dinlerin atası olan Hz. İbrahim’in çocuğunun olmayışı, bir başka kadınla evlenmek zorunda kalışının anlatılışı M.Ö. 2500’lü yıllara kadar gider. Rüyasında çocuğunun Allah’a kurban edilmesi gerektiğini gören ve bunu vahiy olarak telakki eden Hz. İbrahim’in tek oğlu İsmail’i çok sevmesine rağmen kurban etmek istemesi neredeyse insanlık kadar eskidir. Pagan kültürünün tanrılara kurban olarak kullanılan insan katlinin, sonraki yüzyıllarda tümüyle terk edilişi, insan yerine koçun tekamül edilişi, kıssadan hareketle yetişkinlik çağına gelmiş bir çocuk vasıtasıyla gerçekleşir. Bu kıssanın yüzyıllarca Divan şairlerince kullanıldığı ise malumumuz. Yine Kerem ile Aslı hikayesinde çocukları olmayan  İsfahan Şahı ile papazın Allah’a yakarışları ve doğacak olan çocuklarını beşik kertmesi yapmaları  halk hikayelerinde çocuksuzluk motiflerinin kullanılışının din menşeli olduğunu gösteriyor.

Türk edebiyatında gerçek anlamda  çocuklar için şiir yazma geleneği Tevfik Fikret’le başlar. Fikret’in Galatasaray Lisesi müdürlüğü sırasında bir arkadaşının çocuklar için hiç şiir yazılmadığını söylemesi üzerine büyük şair  1914’te heceyle ‘Şermin’ adlı eserini kaleme alır:
       Hazan Teyze
Yanar al al kıvılcımlar
Çökük soluk yanağında
Böyle söner gören ağlar
O güzeli yatağında
Hasta yazık, Hazan Teyze
Hicran oldu hali bize

Fikret’ten önce daha çok halk hikayeleri, masallar, tekerlemelerin yaygın olarak kullanıldığı ürünler 1. Dünya Savaşı sıralarında da devam eder, günümüze kadar gelir. Çanakkale Savaşı’nın büyük ve unutulmaz zaferi sonucunda anlatılan efsaneler dilden dile hızla yayılmaktayken, dillere dolanan saçı kınalanmış askerin annesine yazdığı mektup belleklerden henüz silinmemiştir.

Avrupa’da ise roman türünün gelişmesi çocuk hikayelerinin hızla artmasına neden olur.  Jonathan Swift’in ‘Gülliver’in Gezileri’ adlı eseri çocukların hayal gücüne hitap eden etkili eserler arasında gösterilebilir. Bizde Fikret’ten sonra Milli edebiyatçıların çocuklara eğildiğini görürüz. Ziya Gökalp’in ‘Alageyik’ şiiri buna örnek olarak gösterilebilir:
“Küçüktüm ufacıktım
Top oynadım acıktım
Yerde buldum bir geyik
Kaptı bir alageyik
Geyik beni kaçırdı
Kaf dağına kaçırdı.”
Ömer Seyfettin’in milli coşkular içinde Türk tarihinin eski sayfalarını aralayan hikayelerinde çocuk, bir anlamda sanatçı tarfından hedeflenir. ‘Kaşağı’ adlı eserinde hikayenin ana kahramanları çocuktur. Böylece, Seyfettin’in eserleri çocukken okuduğumuz hikayeler arasına girer. Cumhuriyet döneminde ise çocuk romanlarının en büyük yazarı  Kemalettin Tuğcu’dur. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir zamanlar zorunlu olarak okuttuğu eserlerden en azından birkaçını o dönemde çocukluğunu yaşayanlardan okumayan pek azdır. Tuğcu’nun eserleri dizi filmlere uyarlanmış, aylarca severek izlenen programlar olmuştur. Bu dönemde Nazım Hikmet’ten Necip Fazıl’a Dağlarca’dan, Ziya Osman Saba’ya kadar farklı dünya görüşü ve sanat anlayışına sahip sanatçılar ya çocuk şiirleri yazmış ya da çocuklara seslenen ürünler kaleme almışlardır.

Alaattin Gunan
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

  Diğer yazıları ...
> İdeal Öğrenci Profili Nasıl Olmalı
> Ahmet HAŞİM "Merdiven"

Geri