>Müdürler,Öğretmenler...
>Çeteleşmeve Okulun...
>Özgürlük Kaos mu O...
>PDR Servisini ...
>Toplumun İletişim ...

Hasankeyf’in Tarihi Öyküsü: HASAN

Şehirde muazzam bir kalabalık… Gürültü, patırtı kopmuştu. “Yakalandı, yakalandı en sonunda işte.” diye haykırıyordu insanlar. “Nihayet yakalandı.” diye sevinç çığlıkları atıyor, insanlar sokaklara dökülerek coşkulu bir şekilde elleri havalarda oynuyorlardı. Derken bir davulcunun tok sesi duyuldu civarda:
“Ey ahali!” diyordu davulcu “Acımasız katil, hırsız Hasan en sonunda yakalanmıştır. Duyduk duymadık demeyin…”

Bahar ayıyla birlikte nehir daha bir taşkınlaşırdı bu şehirde. Yüksek dağların üzerinde açılan bu oyuklarda ev yapan insanlar nehrin uçurumdan aşağılara bakan görüntüsüne bakmaya doyamazlardı. Önceleri masmavi akan nehir, pamuk çapasıyla birlikte tarlaların rengini alır, koyu kahverengiye dönen çamurlu bir şekilde akardı. İşte tam bu sıralarda balıkçılıktan geçinenler aç kalırdı. Çamurlu suda yaşayamayan balıklar ölür, ürün alınamaz olurdu.

Büyük bir uygarlıktı burası. Çin’den, Suriye’den İran’dan gelen mallar satılır, yerli halk tarafından yapılan güzelim kumaşlar renk renk desen desen işlenmiş elbiseler biçilir, yüzlerce yıllık emeğin,  tecrübenin, bilginin, göz nurunun sonucu, çarşılarda pazarlarda deve kervanlarıyla satılırdı. Acemlerin Arapların Çinlilerin beğenisine sunulurdu. Ve karşılığında aldıkları altın paralarla aileler geçinir, çocuklar sevinir, yüzler gülerdi.

O gece korkunç, çok korkunç bir şey olmuştu. Gökyüzünü yalayan yeşil, kırmızı ve mavimsi ateş ta yukarılara zıplıyor, havayı kesif bir pamuk ve tahta kokusu kaplıyordu.  Yetişin, koşun diye bağırıyordu ahali. Söndürelim, kurtaralım malları.

Tek tük yanan ışıklar iyice artıyor, yangın yerine koşan halk bulduğu kovaları kaptığı gibi Dicle nehrine koşuyordu. İlerleyen vakitlerde şehrin tüm ışıkları yanmıştı. Dağın yukarı kesimindeki evlerden koşuşan halk, çoluk çocuk herkes hayretler içindeydi.

Taşlar yumuşaktır bu dağlarda. Bir ağaç sertliğindedir dağların yapısı.  Bu yüzdendir ki dağın hemen her yamacına oyulmuştur evler. Odaların iç içe oluşu mimari harikalardır aslında. Dolaplar, mutfak, kalın ve ötelere giden dağların içinde yer alır. Nehrin hemen öte yakasındaki kale mükemmel bir gözetleme kulesidir. Doğudan batıdan gelecek her türlü tehlikeye karşı alınacak gerekli gözetleme yerleridir.

Hasan’ın yakalanması büyük bir olaydı yöre halkı için. Kendilerine kan kusturan bu yankesici nasıl biri olabilirdi ki? Herkes farklı şeyler düşünüyor, Hasan hakkında değişik yorumlar yapıyordu. Bir canavar olmalıydı bu kişi. Dev gibi eli kanlı iri yapılı bir canavar.

Yangının ertesi günü bilanço çıkarılmıştı. Katır sırtında gelen ihraç edilecek malların tümü yanmış, kül olmuştu. Elde avuçta kalan ne varsa yangınla birlikte kül olmuştu. Geride ise gözü yaşlı birkaç ölü sahibi ve mallarını yitiren borçlu dükkânlar. Gün ışığıyla birlikte yıkıntılar arasından kaçan birkaç kişi vardı yanıp kül olmaktan kurtulan. Çarşının bir bölümünde ise isli tahtalardan hala dumanlar yükseliyor, çökmek üzere olan çatının altında kalmamak için insanlar temkinli davranıyordu. Neyse ki ateşler evlere de sıçramamıştı daha çok insan ölmekten kurtulmuştu. Hanın bekçisini getirdiler güneş kendini iyice hissettirdiğinde. Yüzünün bir bölümüyle kollarındaki yanıklar çok kötüydü. Olayı araştıran askeri amir baktı yaralı adama, haline acıdı bir an, “Söyle bakalım!” dedi, “Niçin oldu yangın, söyle haydi söyle!”

Yaralı adam derisinden bütün vücuduna kadar işleyen acıyla inleyip ah ediyordu. Başını sağa sola doğru acıyla salladı. “Kocaman, kocaman dev gibi bir adamdı.” Dedi. Acı beyninin tüm sinirlerini kaplamıştı. Ağzını açacaktı ki önce gözleri iri iri açıldı,  sonra da acıdan uzun bir baygınlık geçirdi. Amir:

“Haydi, konuş be adam!” diye ısrar ediyor, olanca sertliğiyle kaşlarını çatıyordu.
“Hay aksi şeytan, konuşmadan ölmese bari…”

Aradan geçen uzun sorgu sual döneminde eşkâl bir türlü belirlenememişti. Halk arasında ise bir dedikodu, bir konuşma,  bir rivayet sürüp gitmişti.  Üç metre boyunda diyordu kimileri, her tarafı kıllı, kan emen cani yarı insan bir canavarmış hanı bu hale getiren.  Ardından ise gece sokağa çıkılmaz olmuştu. Analar gecenin bir vakti çocuklarını sokağa salmak istiyor,  evlerin dağlara bakan taraflarına ise geniş çitler çatılıyordu.

Herkes bu adamın kellesini istiyordu. O gün öğleye doğru tüm ahali mahkeme binasına birikmişti. Olanlardan haberi olmayan tek bir Allah’ın kulu kalmamıştı. Yörede evler boşalmış, yüzlerce hatta binlerce kişi bu adamın kellesini istiyordu. Ellerde sopalar ve taşlar bu canavarı öldürüp yok etmek istiyordu. Haram olmuştu gözlerine insanların uyku. Çoluk çocuk rahat yüzü görememiş, evlerinde güvensiz yaşamışlardı. Vakit ikindiyi çoktan geçmiş, ezan okuyalı çok olmuştu. Mahkeme binasına gelen gidenler çoktu ama kimsenin ağzından tek bir kelime bile çıkmıyordu. Sinirler gerilmiş, kalabalığın içinde adamın kaçtığı dedikodusu yayılmıştı.  Ardından fısıltılar gürültüye, gürültüler çığlığa, çığlıklar galeyana isyan sesine dönüşmüştü. En sonunda kalabalığın ortasından bir genç kocaman bir taşı mahkeme binasına atmış ve olanlar olmuştu. Akşam griliği çökünce isyan başlamıştı. O canavarı bize verin biz haklayalım hayvanı naraları atılmıştı. Kapıdaki muhafız içeriye girmeye çalışan halkı itiyor, isyanı bastırmaya çalışıyordu. Yangından üç gün sonra bir ahırdan yine çığlıklar yükselmişti. “Aman tanrım, aman tanrım!” diyordu adamcağız. “Ölmüş koyunlarım !” diye bağırıyordu. Ve kapının önüne bağladığı köpeğin leşini işaret ederek, “Bunu nasıl biri yapabilir?!” diye bağırıyor ellerini havaya kaldırarak, Bizi ve çocuklarımızı koru Allah’ım, diyordu.

Bu olay yöreye civardaki tüm şehirlere yayılmıştı. Bir canavarın olduğu kent huzursuzlukla dolup taşmıştı.
Bir gece ansızın evlere giren bu garip ve ürkütücü şey ne olabilirdi ki? Sabahları değerli eşyaları, malı mülkü ne varsa hepsini bir hayalet gibi götüren bu adam artık yakalanmalıydı. Kimisi şeytan diyordu onun için kimi cin ve peri. Birkaç hafta sonra kümesteki tavukları ve yumurtaları çalınan bir evden haber geliyordu. Odasına girilen hamile kadının korkudan çocuğu düşürmesine sebep olan bu şeyden kurtulmak gerekti…
Olaylar biraz yatışmış, saraydan gönderilen takviye muhafız güçleriyle isyan iyiden iyiye dindirilmişti. Ve mahkeme binasının örme demirli balkonuna gelen kadı, konuşmaya başlayınca halk gürültüyü kesmiş ve kadıyı dinlemeye başlamıştı.
Uzun kürklü ve parlak işlemeli kaftanıyla balkonun diğer ucunda görülen bu bembeyaz sakallı ve kamburlaşmış adam bir parça kâğıda yazdığı yazıları kısık sesle okuyor, arada bir öksürerek konuşmalarına ara vermek zorunda kalıyordu:

“Adının Hasan olduğunu öğrendiğimiz bu kişi yarın mahkemeye çıkarılacak.” diyordu kadı efendi. Adalet sağlanacak tüm karışıklığın sebebi sorulacaktı.

“Haydi, şimdi dağılın ey ahali!” diye sürdürdü sözlerini kadı, “Yarın öğle vakti yargılanacak Hasan.”

Hasan…   Hasan sözü hiç unutulmayacak, dillere dolanacak, herkesçe kullanılacaktı bu söz yıllar sonra bile hatırlanacaktı.

Kadı içeri girince içerdeki odadan gürültüler geliyor:

“Konuş, hayvan, hayvan herif!” diye bağırtılar duyuluyordu. Ve acı çığlık sesleriyle sopaların Hasan’ın üzerine doğru inip çıkan görüntüsü yavaşça kayboluyordu pencerenin önünden. Biri vururken, bir diğeri çullanıyordu Hasan’ın üzerine.
Ertesi günün öğle namazı vaktinden önce kılınmıştı. Üstelik farzın hemen ardından sünnet namazını kimse beklememiş, Hasan’ın meydanda yargılanmak üzere sokak arasından geçirilmesi beklenmişti.

Aksayan ayağının üzerinde topallaya topallaya koşuyordu Hasan. Geride kendisini kovalayan onlarca kişi vardı. “Kahretsin!” dedi, “Yakalandık bu kez.”
Hasan olanca gücüyle koşuyor, kimi zaman başını gerilere çevirerek ardından gelenleri kolluyordu. Ayağına batan çivi olmasaydı daha hızlı olurdu ama yere her basışta canı daha çok acıyordu. Sağ topuğu üzerinde sıkıntıyla koşuyordu. Bir ara durdu ayağına batan o paslı çiviyi çıkarmak istedi. Ayakkabısına doğru eğildi. Ve tüm gücüyle çekti çiviyi, acılı bir ah etti. Ayağından oluk oluk kan geliyordu.

Döndü, arkasından gelenlere baktı, hepsini haklayabilir miyim acaba diye düşündü. Sonra vazgeçti. Düşmanlarının elinde sopalar, bıçaklar ve kılıçlar vardı.

“Birkaçını deviririm belki” dedi. Sonra vazgeçti. Sonun geldiğini anlamış gibiydi. Lastik ayakkabılarını geçirdi ayağına ve aksak topal yürümeye çalıştı. Bir iki adım attı, geriye doğru baktı, biraz daha yürüdü, en sonunda derin ve geniş bir hendekte sırtüstü düşerken buldu kendini. Canı acıyor, kemiklerinin kırıldığını hissediyordu.

Sonunda yakaladık onu.” diyorlardı. “Enseledik ki ne enseledik namussuzu.”

Hendeğe düşmekten korkan adamlar kollarını açmış birbirlerini tutarken, garip bakışlarla düşmanlarının nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.

Hasan sokaktan geçiriliyordu artık, demir kafes içinde zincire vurulmuş, bu iri kıyım adam etrafına hayretler içinde bakıyordu. Sakalları ve saçı uzamış ve birbirine karışmış yırtık kıyafetiyle tam bir canavar görüntüsü vardı. Vücudunun kimi yerlerindeki kıllar vahşi bir hayvan görüntüsünü veriyordu. Sert ve kaslarla dolu vücudunda geceden kalma işkencenin yara izleri mevcuttu. Ve ellerine sıkıca kenetlenmiş kelepçe bileklerini morartıyor, boyun damarları atılan taşlara karşı bağırınca morarıyordu.

En sonunda kalenin arka tarafında yer alan büyük meydana gelinmişti. Mahkeme herkese açık olacaktı ve davacılar sonuna kadar kinlerini kusma şansı bulacaklardı.
Meydan hiç bu kadar kalabalık olmamıştı. Kocaman bir çemberin etrafında yer alan kadı ve tam karşısında zincire ve prangalara vurulmuş Hasan duruyordu. Kadı uzun uzun baktı Hasan’a adını ve babasının kim olduğunu öğrenmek istedi. Tek kelime çıkmadı Hasan’dan. Kadı yine sordu Hasan’a adını uzun bir sessizlik ardından. Hasan, Hasan diye kekeledi.
Durumu çok kötüydü Hasan’ın. Beli iyice bükülmüş, gözleri kan çanağına dönmüştü. Ahali sıraya geçip kadının karşısına zararlarını, acılarını, kayıplarını tek tek anlatıyor, kimi kadınlar ise gözyaşları içerisinde ola biteni söylüyordu. Acılı anlar arttıkça halkta huzursuzluk artıyor, fısıldanmalar çoğalıyor ve arada:

“Asalım, asalım da kurtulalım namussuzu.” diyorlardı. Mahkemede şahitlerin dinlenmesi akşama doğru bitmiş; kadı elindeki diviti alarak okkasına batırıyor ve kâğıdına bir şeyler yazıyordu.

Sen, Hasan, diye başladı sözlerine, Büyük handa çıkan yangın ve ölen iki kişinin…
Hâkimin sözleri doğru gelince insanlar heyecanlanıyor ve o sözü bekliyordu.
“Asılarak idam edileceksin ve cesedin…”

Hasan ertesi gün sabah namazından sonra idam edilecekti. Gece çok uzun geçti Hasan için. Ağrıları, sızıları, vücudundaki tüm yara bereler bir yana bir hayvan gibi zincire vurulup kafese konmak ağırına gidiyordu. Etrafı kocaman boşluk ve meydanın hemen yanı büyük bir uçurumdu. Aşağıda yüzyıllarca akan Dicle’nin su seslerini işitebiliyor, bir balık gibi derinlere dalıp gitmek istiyordu. Sonra gökyüzüne baktı Hasan. Hava hiç bu kadar güzel olmamıştı. Yıldızlar hiç bu kadar kalabalık ve anlamlı değildi. “Hangisi benim acaba.” dedi. “Son kez mi göreceğim yıldızları?” Sonra uçuşan birkaç kuş gördü, kanat çırpışıyorlar, bir o yana bir bu yana gidiyorlardı.

Haydi, durmayın, durmayın, diye bağırdı. Vakit varken kaçın buradan.
Hava iyice serinlemiş, rüzgâr saçlarının kulağının etrafından usulca kayıyordu. Serinliği çekti içine, kollarıyla dizlerini ovaladı. Karşıda ateş yakmış birkaç muhafız kendisini gözetliyor, konuşup gülüyorlardı. Arada bir Hasan’a bakan muhafızların ürktükleri her hallerinden belliydi, fısıltılar halinde konuşmaları dinliyordu, adamlar: “Aman fazla yaklaşmayın.” diyorlardı. Ne yapacağı belli olmaz imansızın. Kaçarda ikimizi de haklar şuracıkta. Biz daha temkinli olalım da.

Hasan geçmişini düşündü, çocukluğunu, gençlik yıllarını... İtilip kakılmış her defasında dayağın alasını yemişti. Keşke bu diyara gelmeseydim, diye düşündü. Gelmeseydim ne olacaktı sanki. Kim alacaktı beni arasına, hangi aile sahiplenecekti beni.

Yüzünün, vücudunun hep korkunç olduğu söylenirdi. “Uzak dur da, ağzımızın tadı kaçmasın.”

İlk çocukluğu baskı altında geçmişti. Köydeki çocukların taşları mı desem, yoksa gençlerin sille tokatlarımı desem, hep bir ezilmişlik, hor görmüşlük vardı üzerinde. O koca taşı atan çocuk var ya o çocuğun kafasını koparmak istemişti de peşine düşünce kan revan bir şekilde zor zapt etmişlerdi kendisini.
“Defol bu köyden hayvan, insan bozması yaratık, demişlerdi. Bir daha gelme buralar, kalbini çıkarırız senin!”

Hangi kalpten bahsediyorlardı peki? Analık babalık yapmayan köylüye mi yoksa köpek muamelesi yapan amcasına mı? Bir defasında amcasına öyle bir bakmış ve üstüne öyle bir yürümüştü ki, korkudan neredeyse damdan düşecekti amcası. Sonra: “Olmaz olsun senin gibi yeğen demişti. Kardeş yadigârı dedik, bağrımıza bastık seni. Babanda öyleydi zaten asi ve dik kafalı. Yüz karasıydı ailenin.”

Hiçbir şeye değil de babasına küfredilmesine kızıyordu. Şimdi yanında olsaydı kol kanat gererdi. Kurtarırdı beni bu halktan diye söylendi. Babam dedi yüreği ısındı. Kalın kapkalın çatılmış kaşlarını yukarı kaldırdı. Yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. “Bunların hiçbirini istemedim, istemedim ki” dedi. Önce birkaç damla yaş döküldü yüzünden. Ardından elleriyle yüzünü kapadı, hıçkırdı durdu.

Uzaktan gelen bu ses de neydi. Tak tak diye gürültüler duydu, başını çevirdi, arkada infaz sehpası hazırlanıyordu. Askerler sehpanın sağlamlığını kontrol etti. “Tamamdır!”diye bağırdı.

“Urganı getirin.”

Sabah namazı okununca ellerinde meşalelerle insanların yaklaştığını gördü. İlerilerden uğultular gelemeye başladı. Şafak sökmek üzereydi. Ve güneş ufukta bir iplik gibi doğuyordu artık. “Çok geç kalındı.”  dedi muhafızlardan biri. Çoktan infazın gerçekleşmesi gerekirdi.

“Kadı efendiyi bekliyoruz.” diye karşılık verdi adam. Son isteğinin sorulup sorulmayacağı tartışılıyormuş mahkemede. Bu hayvan mı, ne olacak bu hayvandan, asılsın da kurtulalım biran önce.

Güneş kendini iyice hissettirmişti artık. Dağların güneş gören yamacında insanların sırtına tatlı bir sıcaklık veriyordu.

İdam sehpasının etrafında birken halk infazı bekliyor, çocuklar elleriyle uykulu gözlerini ovuşturuyordu. Kadınlar bebeklerini kucaklarına almış,  bekleşiyordu.
Derken kadı efendi geldi. Kalabalığı yararak meydana doğru geldi. Etraf boş ve uçurumdu. Rüzgâr hafiften esmeye başlamış, gökyüzü parçalı bulutlarla grileşmişti. Çıkartın, diye emir verdi kadı. Dikkatli olun, kaçmasın.

Hasan’ın hali perişandı, paslı kelepçelerle sıkıştırılmış bileği acı veriyordu. Birkaç irikıyım muhafız sıkıca tuttular Hasan’ı ve kafesten çıkartarak sürüklemeye başladılar. Zincir sesleri geliyor, Hasan yere her basışında topallıyordu.
Kadının önüne getirilişinde yere yığılmıştı Hasan. Ayaklarının dibinde durmuş kadının diyeceklerini dinliyordu.

“Birazdan asılarak idam edileceksin Hasan.” dedi kadı. “Ve cesedin meydanda üç gün asılı kalacak. Mahkeme son makul dileğini yerine getirmeye karar verdi. Söyle bakalım Hasan, var mı son bir isteğin.”

Derin bir sessizlik oldu. Çoluk çocuk çıt çıkarmıyordu. Bir süre bekledikten sonra:  “Var” dedi. “Doru bir kısrağa binmek istiyorum. Son kez…”
Bu istek çok yadırgandı. Ahali: “Olmaz böyle bir şey neden niçin, diyordu. Ne gereği var.”

Fısıltılar gürültüler geliyordu.

Doru bir ata binmek istiyorum. Kadı ahaliye baktı, sonra da meydana gezindi. Hasan’ın kaçabileceği tüm alanlar gezildi. Gezilmesine gerek de yoktu aslında. Dört taraf derin uçurumlarla çevriliydi. Bir yandan da Dicle akıyordu zaten.

At gelsin emrini verdi kadı. Doru olmasına dikkat edin. Atın gelmesi uzun sürmedi. Doru, iri kıyım bir Arap atıydı getirdikleri, kocaman bir attı bu ve iri pazularıyla nefesleri kesecek nitelikteydi. “Haydi, zincirleri çözün de ata binmesine yardımcı olun.” dedi kadı. Hasan’ın zincirlerini söktüler ve ata binmesine yardımcı oldular. Ne güzeldi ata binmek, ne güzel, ne güzel, şimdi tüm insanlardan daha yüksekteydi, atın başını okşuyor eğerini sıkıca tutuyordu. At kendi etrafında birkaç tur attı, bir iki adım ilerledi sonra geri döndü.

Hey ne güzel, bakın dedi kalın bir sesle. Çocuk gibiydi. Atın üzerinde hop oturup kalkıyor, sevinçten uçuyordu. Sonra hızlıca bir tokat attı atın kıç tarafına, gözleri dönmüş ne yaptığını bilmiyordu, ahali Hasan’ın dengesiz hareketine anlam veremiyordu, geriye çekiliyordu. Muhafızlar kılıca davranmışlardı. Kötü bir durumda müdahaleye hazırlanıyorlardı.  Kadı şaşkın ve pişmandı.

At önce tırısa geçti son hızla gidiyordu Hasan. Dicle’ye doğru ilerliyor, uçurumun eşiğine her geçen saniye daha da yaklaşıyordu.
Uçuruma birkaç metre kala at huzursuzlaştı, durmaya çalıştı, şaha kalktı, o derin ve de masmavi nehre doğru düştü.

Hasan bir tarafa, at bir tarafa savrulmuştu. Havada baş aşağı düşen at birkaç defa döndü önce. Hasan da doru Arap atı da serin sulara gömüldü.

Hasan’ın atla uçuruma yöneldiğini gören halk: Aman Allah’ım Hasan, diyordu. Atladı aşağı, Hasan Keyfa diyorlardı.

Hasan keyfa (nasıl),
Hasan Keyfa,
Hasan Keyfa,
 Hasan Keyfaaaaaaaa…..
Nasıl yapabildi bunu? diye konuşuyorlardı. Demek tüm derdi buymuş. Bu şekilde ölmek istemiş.

Nehrin yüzlerce kilometre ötesi aranmıştı bu olaydan sonra.  Zavallı atın leşi birkaç köy uzaklığında bulunmuştu. Ama Hasan’a ne olduğu hiçbir zaman bilinememişti. Ölmüş müydü? Belki, belki de yaşıyordu hala.

Kim bilir belki de bir mağarada, uzak diyarların birinde yalnızlığını yaşıyordur Hasan.

 

Alaattin GUNAN
TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI ÖĞRETMENİ