anasayfaya gider
yönetim
okul hakkında
faaliyetler
photo albüm
dökümanlar
Öğrenci yazıları için tıklayın

   ..: Defteri Oku
   ..: Deftere Yaz
   ..: Öğretmen Girişi
   ..: Öğrenci Girişi


...:  İletişim Gazetesi :...
     ...: Kitaplarımız :...
...: Dergilerimiz :...


                                                                   ÖNSÖZ

Eğitimin amacı bireye bilgi vermenin yanında öğrencinin yeteneklerini ortaya çıkarmaktır. Öğrenci yaşadığı dünya hakkında bilgi sahibi olurken, aynı zamanda yeteneklerinin farkına vararak kendisini gerçekleştirmelidir. Spora, edebiyata, bilime ilgi gösteren öğrencilerin bu alanlara yönelmeleri için eğitim kurumları üzerine düşeni yaparsa ideal eğitim sistemine kavuşabiliriz.
Fatih Lisesi, Yayın ve İletişim Kolu, öğrencilerin kültür ve sanat alanındaki yeteneklerini keşfedebilmelerini sağlamak amacıyla ‘’ En Büyük Özlemim Sevgili Öğretmenim’’ adlı hatıra yarışmasını düzenlemişti. Aradan geçen zaman içinde okulumuza ulaşan birbirinden  güzel bu eserler, titizlikle incelenerek ödül almaya hak kazananlar belirlendi. Ardından eserlerin kitap haline getirilmesi sağlandı. Bu kitap sayesinde  Batman’daki eğitim çıtasının yükseleceğine inanıyoruz. Kitabımızda yer alan öğrencilere bu sayede yazarlık yolu açılacaktır. Bundan eminiz.
Eserimizi okuyanlar, öğrencilerin okullarına ve öğretmenlerine karşı hissettikleri sevgiyi fark edeceklerdir. Öğretmenlerimizin de eserleri okuyarak kendi paylarına ders çıkaracaklarını düşünüyoruz. Okurlarımız, öğrencilik yıllarını hatırlayacak bazı güzelliklerin günümüzde de devam ettiğini görecektir.
Tayini çıkan öğretmenine üzülen, okuldan kaçan, yaramazlık yapan öğrencilerin anılarına, kimi zaman gülümseyerek bakacaksınız. Köy öğretmenlerinin öğrenciler üzerindeki emeğini anlatan eserleri okuyunca hüzünleneceksiniz.
Biliyoruz ki hayatta asla unutulmayan birkaç özel kişi vardır: anne ve babamız, çocuklarımız, çok özel sevdiklerimiz ve öğretmenlerimiz...

   Alaattin GUNAN
Fatih Lisesi İletişim Gazetesi
     Yazı İşleri Müdürü

 

                                                         Öğrencilerimize…

 

Tuba Gök-İl Birincisi

 

HASRET VE HAYALLERİ

Hayatın yakamoz misali ışıklarıyla, şırıl şırıl akan suyun sesleri ve umuda yelken kapatmış bir hayatın sahneleri arasında, bomboş kalışlarıyla geçmekteydiler yaşamı bilenler.
Çıkıntılarla dolu hayatla mücadele edercesine, sığınaklar arasına sığınmış, soğuk hayaller düşleyenler, bazen yerini siyahlıklara bazen de ak gülüşler arasına bırakmışlar arasında… Hayata hazırlanırken tutunacak dal arayan bizler. Bazen hayata bizi bağlamaya çalışanlar olan; anne baba bazen de geleceğe tutunmamızı sağlayan öğretmenler ve nicelerini sığınacağımız tek dal sayarız… Çok mu güçsüzüz hayata karşı yoksa hayat mı çok güçlü; kar tanesini avucuna almaya korkan bizler için… Ufak tebessümlü bir gülücük ve -aferin- sözünden ibaret kifayetsiz sözler, belki de en çok duymak istediklerimdir ben olmak için… Sonunu koyamadığım sevgi ve gelecek olan günlerim için…  
Bizi biz edenler belki de bizleriz ama şekil vermek zor gelir nedense. Bazen kendimi küçük gördüğüm olurdu, düşünceler beynimi kemirir basit cevaplar arardım arkasında. Aradıklarım büyük olmalıydı. Hayal ettiklerim, hedef belirlediklerim…
Hep uzak gelirdi düşlediklerim. Küçük köy yollarında morumsu gülüşler arasında kaybolurdum ufak, saf gülüşler atar, tutardım birbirine bağlanmış, dar ama uzadıkça uzayan toprakla sarılmış suyun çamurlu yollarını. Yıllardır hep o yollarda eskitirdim değersiz ama benim için yol olmuş papuçlarımı… Hayali yollar düşlerdim. Bu, çakıl taşlı yollar değildi. Belki de olabilmek istediğimin gittiği tek yoldu… Yarım kalmış bir ben gibiydim. Sığındıkça sığınacak bir liman daha istiyordum. Beni ben edecek bir tek şey vardı. Geceye bel bağlamış günün siyahlığa bulanmasına dakikalar kala varmıştım, beni yarım yapan tek yere. Nedense hayallerle boğuşunca dopdolu olurdu yollar, saatler dakikalar geçtikçe geçsin isterdin… Beni ben edecek bir tek yer vardı, duymak istediklerimi duyabileceğim tek yer… Dört harften oluşmuş basitler arasında en yüce olan-okul- eğitim, öğretim yeri olan beni tamamlayacak yarım. Bana bütün dünyayı dolaştırabilen, benim yönetmeni olduğum hayatlar sergileyebilen… Bir gün okumakta olan karşı komşumuzun kızı olan Ayşe’den duydum; “Kitap okurken film gibi içinde dolaşıyorum.” derdi, hem de o tipleri hayalinde görebiliyormuş… Ben nasıl olur diye düşünürdüm, nasıl kitabın senaryosunu düşleyenler biz olabiliyoruz. Hayallerimden bir an koparıldım sanki, yorgun bir solukla “Hasret!” diyen bir ses duydum. Hemen benliğimden koparılmışçasına sesin olduğu yöne doğru ilerledim… Meğer sesi veren; benim canıma can katan, ruhu da bedeni gibi yorgun düşmüş annemmiş… “Efendim!” diye seslendim, annem “Gel de bir lokma bir şey ye.” dedi. Bir şey düğümlenmişti sanki boğazıma, acıkan; bedenim değil, bilgiye susamış ruhumdu… “Tamam!” diye sesleniverdim, hep yemek sofralarında yarım kalırdı yemeğim, beni yarım bırakan benliğim miydi? Gecenin siyahlığında gözlerimi kapattım, ufak düşler kurgular, küçücük avuçlarımla dualar ederdim…  Yine sabahın ilk kızıl ışıklarıyla belki bugün olur diye uyandım… Üzgün ama umutlu bir simayla yerimden hızlıca kalkıp yine ufak parçalar halinde iki dilim ekmeği yedikten sonra koyuldum çamurulu yollara… Geçerken; kırık dökük, yedi sekiz sırayla, ufak kara bir tahtayla şekillendirilmiş köy okulunun önünden hiç gitmeye meyil vermemiş olan küçük adımlarla geçtim. Duydum ki okula yeni öğretmen gelmiş, bir an bir merak düştü yüreğime. Sanki umut olmuştu bana, yolunu kaybedip çare arayan bir güvercin gibiydim… Çömeldim önünde okulun, küçük bir taş üzerine oturup yine düşledim saf hayaller… Tam da o anda bana ulaşmaya çalışan bir ses duydum hiç bakasım gelmiyordu sıcacık düşler arasında. Sesin olduğu yöne doğruldum, efendim diyen soluklu bir sesle. Sanki bana gel diyen bir bakışı vardı, hayata tok benliğini, sığındıklarını arkasına bırakmış bir görünüşü vardı… Sanki uzamıştı birden adımlarım, belki de düşlediğim, yarım kalanlarım orda kalmıştı. Küçük harflerle, utangaç bir yüz perspektifiyle “Efendim!” diye seslendim. Bana “Neden buradasın, senin olman gereken yer orası.” diyerek okulu işaret etti. Çaresiz bir bakışla gitmediğimi söyledim, tebessümlü yüzüyle bana hayatı gösterircesine “Neden?” dedi. Ben ise utangaç tavırlarla anlatmaya çalışıyordum. Annem beni bekler diye oradan ayrılmak zorunda olduğumu söyledim. Kimdi ki o diye düşündüm, benim hayal ettiğim büyük benliğim. Sanki hissetmiştim var oluşumdaki sebebi… Yine değişimlerle koyuldum yola. Giderken o bitmez yollarda, aklım o benliğini sığındıkları arkasına bırakan yüz ifadesinde kalmıştı. Sonunda bitmeyen yollar tükenmiş evin kapısını bulmuştu. Aynı geçiyordu düşünceli akşamlar, nedense bir başka uyuyasım geliyordu, hemen yatıp zamanın geçmesini istiyordum. Ve uyuyan düşünceler arasında boğulurken uyuya kalmışım. Gözlerim açıldığı vakit o sima canlandı bende, hemen hafif bir kalkışla güne atıldım. Yine gidiyorum bitmeyenler arasında ta ki okulun önüne gelene kadar. Okulun kırık dökük pencereleri arasında sınıfın sıcaklığına daldım. Meğer gördüğüm; diğer yarımı tamamlayacak, beni bilinmeyenlere bırakabilecek, geleceğimin içinde barındıklarıyla dolu öğretmen imiş. Ne güzel ki öğretebilmek, o erdeme sahip olmak… Kulaklarım bir anlık da olsa duymak istedikleriyle doldu. Sedalı bir sesle zilin ellerde hayata ara vermesiyle bölündüm. Okulun bahçesine sevinç dolu bakışlarla inen öğretmen gözlerime çarptı. Ona bakıp daldım, dikkatini çekmiş olmalıyım, bana tekrar “Niye buradasın?” diye sordu. Bense ona bomboş gözüken ama geleceğimi içinde barındıran gözlerle; bir şeyler anlatmak istiyordum, meğer ne zormuş olmayanı anlatmak, ona bakarken düşlediklerim göründü gözlerimde.- Ben sen olmak istiyorum- dercesine kelimeler süzülüverdi dudaklarımdan, bilmiyordu ki karşısındaki küçük benliğin o olmak istediğini. Sadece küçük benlik değildi olmak isteyen belki de daha niceleri. Çaresizce söyleniverdim “Okula gelmiyorum.” diye, asıl söylemek istediğim o değildi aslında ‘Gelemiyorum.’ demeliydim. Gururlu, ürkek bir ceylan gibiydim. Bana “Neden gelmiyorsun, korkuyor musun gelmekten?” diye sordu… Kim benliğinden korkardı ki… “Hayır!” diye söyleniverdim “Ben ve annem tek başımıza dört duvar arasında hayat mücadelesi veriyoruz, gelemem.” diye derin bir ses verdim, gözlerim yaşlarla dolmuş saklanıveriyordu hüzünlerin ardına. Peki, hayatındaki duvarlardan birisi burası olamaz mı? diye sordu. Bense; “Olabilir belki, ama imkânlar el vermiyor.” diye, korkan bir ifadeyle karşılık verdim. “İmkânları yaratan asıl sensin.” dedi, “Gözlerindeki ışık sana yol olur.” diye devam etti. Yüreğime merhem olmuştu sanki. Nasıl olabilirdi, imkânsız gibi gelmişti. Belki küçük hayaller gibi gözüküyordu. Bana göre; küçük hayal yoktur. Hayaller istediğin gibi şekilleniverir… Geçmekteydi aramızdaki üstü kapalı sözler. Sanki oluveriyordu her şey, tüm umutlarım ve benliğimi tamamlayacaklar. Bana, “Neden?” dedi “Neden senin isteklerin duvarlarla örtülmüş, bir pencere açmak mümkün değil mi?” “Pencere açmak mümkün de pencereyi açabilme gücünü bulmak zor.” diye cevapladım. “O güç inandıklarındır.” dedi. “Tıpkı bir tohum tanesini filizlendirme umuduyla toprağa dikmen gibi. Dikmek yetmez tâbii ki onunla büyümeyi bilmelisin, susadığında sulamalı, toprağı tükendiğinde değiştirmen gibi. İnsanoğlu da böyledir işte, düşledikleriyle hareket etmeli, tükendiğinde ise yine kalkmalı. Böyle olmalısın.” dedi. Sözleri öyle güzel ve umutluydu ki bana huzur veriyor, hayata tutunabilme gücümü arttırıyordu. Saatler dopdolu geçiyor günler akşama yaklaşıyordu. Gitmem gerekiyordu beni yarım bırakanlara, zavallı annem ve hatıralarla beslenen evime… Öğretmene samimi ufak bir gülüşle “Eve gitmeliyim” dedim iyi günler diye ayrılıverdim oradan. Arkama bir daha bakmak istedim giderken. Nedense hayallerim bu sefer başka şekilleniveriyordu… Belki de şekil veren büyük benliğimdi. Uzun boylu, esmerimsi yüz ifadesi altında tebessümü ve bilgiye doymuş gözleriyle… Eve varmama dakikalar kala; yolda arkadaşlarımı gördüm, ellerine aldıkları kitabı okumaya çalışıyorlardı. Onların yanına gidesim geliyordu, ayaklarım yol alırken benliğim beni geriye itiyordu. Nedense benliğim daha üstün geliyordu. Oysa ayaklarımızı da yöneten bizler değil miydik… Eve varmış bulunuyordum, annemin yanına koşuverdim. Hayata tutunmaktan yorgun düşmüş ellerinden bahçeden topladığı çalı çırpıyı aldım. İkimiz de çaresizlik içinde eve girdik. Annemin yaptığı sıcacık çorbayı iştahsızlıkla içtik. İkimiz de yorgun düşmüştük hayata karşı. Göz yaşlarımızı yorgan altında saklarcasına uykuya daldık. Yine aynı bir şafak vakti; fırtınanın hayatı sürüklediği, yağmurun yönünü bilinmezlere getirdiği, havanın can alıcı soğuğunda uyanıverdik. Havanın soğuğundan biraz da olsun kopmak için sıcak çorbalarımızı yudumladık. Sonra; pencerenin önüne geçtim, havanın soğuğunda, sıcak hayaller düşledim. Sanki soğuğu hiç hissetmiyordu bedenim. Ilık bir yağmur altında güneşini seyreden bir güvercin gibiydim. Aydınlık artık kendini karanlıklar arkasına bırakmıştı. Gecenin karanlığında annemin sıcak dolu kollarında uyudum. Sabah uyandığımızda düne inat bir başka parlıyordu güneş. Hemen çalı çırpı toplamak için evden çıktım. Yolda okula gitmek için çamurla adeta savaşan öğretmeni gördüm. Yanında iki talebeyle sıcak gülüşlerle gidiyordu. Köyde konuşurlarken duydum; öğretmenin ismi Emin imiş. Onu takip edercesine arkasından yol aldım. Sonra arkasına baktığı bir an beni gördü. Gelsene diye samimi ifadeyle bana baktı. Hemen yanına gittim. “İyi günler!” dedim, o da aynı cevabı verdi. “Neden benden kaçıyorsun?” dedi, ben de dayanamayıp anlattım her şeyi ona. Beni can kulağıyla dinliyor, umutlu bakışlarla bakıyordu. Bana cesaret veriyordu, sözlerimi şöyle sıralayıverdim; “Ben daha iki yaşındayken babamı bilinmeyen bir hastalık yüzünden kaybettim. O zamanlar köyümüzde bir hastane yoktu. Köyün yüzlerce kilometre uzağında bir kasabada hastane vardı ama yetiştiremediler. Sonra benle annem tek başımıza kalmışız. Annem beni büyütebilme isteği içerisinde her zaman hayatla mücadele etti. Köy halkı ve bazı akrabalarımız hep yardım ettiler. Ben ise hep hayallerimde okulu düşlerim, ama düşlerim hep uzaklaşıyor. Annem de okumamı çok istiyor ama parasızlık bir türlü imkan vermiyor”…diye söyleniverdim. Emin Öğretmenin gözleri dolmuş, bana umut veriyordu.”Sen okula geleceksin!” dedi. “Varsın bir defter bir kalemin olsun, önemli olan sendeki azim ve güçtür.” “Ama nasıl olur?” diye sordum. Benim şimdi yaşıtlarım gibi beşinci sınıfta olmam gerekirdi. Bana “Okumanın yaşı yok.” Diye karşılık verdi. “Gerekirse büyük bir azimle çalışır onların seviyelerine ulaşırsın.” Büyük bir umut belirdi yüreğimde. Öğretmene ilk kez –öğretmenim- dedim. Sonra “Eve gidip anneme söylemeliyim.” dedim ona. Koşuverdim eve doğru, yollar ne de çok uzamıştı bu defa. Eve vardığımda büyük bir sevinçle annemin boynuna sarılıverdim. Annem beni ilk kez böyle sevinç dolu görmüştü. “Ne oldu canımın içi, ne oldu da yüzünde güller açılıveriyor?” diye sordu. Ona bakıp “Anne!” dedim “Artık okula gideceğim, yarım benliğimi tamamlamaya, Emin öğretmen gibi köyümde öğretmen olmaya…” Annem sevinmişti, “Nasıl oldu da bir anda okula gideceğim dedin.” diye söylendi. “Emin Öğretmen sen de okula gelebilirsin.” dedi. “Çok çalışıp yaşıtlarına yetişebilirsin.” dedi. Hemen annemi öpüp, yılardır sakladığım defterimi ve kalemimi aldım sonra hızla koşuverdim okula doğru. Sınıfın kapısına geldiğimde tarif edilemez bir heyecan vardı yüreğimde. Titreyen ellerimle kapıya vurdum. Sonra içeri girdim; bambaşka bir kokusu, bambaşka bir havası vardı sınıfın. Emin Öğretmen’in sıcacık  bakışlarıyla huzur buluyor, öğretmenimden cesaret alıyordum. Bana “Oturabilirsin!” dedi. Kışın görünmez soğuğunda, umutlu bir gelecek için birbirine bağlanmış hayatların arasında oturuverdim, bilgilerin ayıbını örttüğü sıra üzerine. Herkes Emin Öğretmen’i can kulağıyla dinliyordu. Emin Öğretmen ise bilgileri ile adeta hayat veriyordu bize. Zil çalmıştı bir an. Hiç bırakmak istemiyordum çalışmayı, harflerle yeni yeni tanışıyordum. Emin Öğretmen yanıma gelip oturdu. Büyük bir istekle okumayı öğretiyordu. Nedense hemen bilgileri kapıyordu beynim. Bunu sağlayan bendeki istekti aslında. Her şeyi Emin Öğretmen’e borçluydum. Beni tamamlayan bir tek o oldu. O olmadan önce; kanadı kırık bir kuş gibiydim. Ne gideceğim yolu biliyor, ne de yön verebiliyordum hayatıma. Ama artık gidebileceğim bir yolum ve yön verebileceğim bir hayatım var… Gün tükenmişti, yaşam yorgun düşmüş ara vermişti hayatlara. Öğretmene iyi akşamlar dileyerek eve gittim. Artık yapabileceklerim vardı, ben de hayata şekil verebilirdim. Yemeğimi yedikten sonra mumun saatleri tüketme çabası içerisinde, azimle çalışıyor, daha çok hevesleniyordum… Artık her gün okula gidiyor, yeni hayatlarla tanışıvermeye hazırlanıyordum. Günler bir birini sıralamış, aylar bir birini takip etmiş ve yıllar yenilikleriyle şekil almıştı. Küçük Hasret benliğini tamamlamaya yaklaşmış, artık hayatın sınavlarına hazırlanmaya başlamıştı. Emin Öğretmen yeni hayatlara yönelmeye hazırlanıyor ve benliğini ardına bırakıp yeni bir ben olmaya gidiyordu…
Artık gitmeye meyil vermiş adımlar uzamış, yüküm artmıştı. Emin Öğretmen ise benimle yeni hayatlara atıvermişti kendini. Beni bekleyen annemi, hayallerime hayat olmuş küçük köyümü ve yeni benler olmaya hazırlanan bakışları ardıma bırakmış, gidiyorum beni büyük bir benlik yapabilen tek gidebileceğim büyük sınava. Gidiyorum ardımdakileri geleceğime sığdıran büyük hayallere. Artık küçük sözler büyümüş azmim ve Emin Öğretmen’imin yön verdikleri beni hayatla tanıştırıyor, büyük senaryolar düşlüyor, yeni hayatlara yol aldırıyordu… Elveda ardımda bıraktıklarım elveda, hayallerimi sığdırdığım geçmişim. Belki gidiyorum şimdi, ardımdakilere sığınarak. Bir ben olarak dönmeye, yeni Ayşe’ler, yeni Ali’ler, yeni Mehmet’ler ve yeni ben olmaya meyil vermiş Hasret’ler vermek umuduyla geleceğe. Elveda geçmişime, geleceğime kucak açmış köyüme, yarım benliğime elveda…   
Tuba Ekinci- İl İkincisi

ÖĞRETMEN OLMAK…

 

Şimdi oturmuş masa başına yokluyorum geçmişi; ne yazsam, kimi yazsam da öykü alabilse hakkettiğini…Öncelikle kalemime güzel bir yazı yazmam gerektiğini söylüyorum. Önüme açılan beyaz kâğıt da seferber oluyor, benim için. Silgi az ileride şaha kalkmış, kâğıttaki yazım yanlışlarımı yokluyor, hani bir söz vardır, ”Eğer bir arzunuzu sahiden  gerçekleştirmek istiyorsanız,  tüm evren sizin için seferber olur” diye. İşte o anda, kurşun kalemimi ilk birleştirdiğim anda kâğıtla, her şey ama her şey, aklım ve anılarım dahil seferber oluveriyor. Ve bir şeyler yazmaya başlıyor kalemim.
Bana hayatın anlamını öğreten sevgili öğretmenim, sizi yazmak istedim bu gece…
Dün gibi mi desem, tatlı bir rüya gibi mi, su gibi mi yoksa. Ne desem bilmem ki…
Üzerinden dört yıla yakın bir süre geçmiş…
Hatay ilinin Dörtyol ilçesinde, küçük bir beldede başladım öğrencilik hayatıma. Eğitime başladığım ilköğretim okulu; iki katlı, etrafı yeşil, koyu yeşil çam ağaçlarıyla çevrili, bahçesinde kayısılar, dutlar, karşı ki bahçelerde mandalina ağaçları, taşlık bir yola açılan, küçük ama şirin mi şirin bir okuldu işte. İlk göz ağrım, çocukluğum; o eşsiz ağaçların üzerinden hiç inmeyen Çalıkuşu misali çocukluğum. Kimi zaman masal, kimi zaman çocukluk  ağırbaşlılığıyla ve inatçılığıyla da hayata, hayatıma ve mahalleme damgasını vuran çocukluğum…
O sıralar 6. sınıf öğrencisiyim. İlk okuldan sıyrılıp yeni, yepyeni bir hayata başlamanın verdiği sevinç ve aynı zamanda korkusu da üzerimde. Sıcacık gülümseyişiniz gideriveriyor korkumu, o sevinçse hâlâ yüreğimde.
Mevsim Sonbahar…
Aylardan Kasım…
Yapraklar dökülürken bir bir, bu baharda, yapraksız kalırken gitgide sarışın yapraklı ağaçlar, yepyeni yapraklar yeşermekte yüreğimde…
Hava yağmurlu, çok sevdiğim dersinizle ısınıyorum. Hele öyle bir gülümsüyorsunuz ki bana, işte o anda kendimi tutmayıp tıpkı bir kelebek gibi kanatlanıyorum, uçuveriyorum sonra; meçhûle ya da bilmem nerelere.
Hayat o en tatlı, en sempatik yüzüyle gülüyor bana…
Yine bir “bahar” günüydü sanıyorum. Sınıftaydık. Ders yine çok sevdiğim siz sevgili öğretmenimle. Sevmekle ilgili bir cümle kurmamız gerekiyordu. Hiç beklemediğim bir şey oldu o anda. Beni çok sevdiğinizi yazdınız kara tahtaya, hatırladınız mı öğretmenim. Ben hiç unutmadım. Ardından benden yana çevirmiştiniz gülen gözlerinizi, içten bir gülümseme yayılmıştı dudaklarınıza. Çok ama çok heyecanlanmıştım. Kalbimde size olan sevgim kat be kat artmıştı işte. Uçup gitmişti yüreğim masal ülkelerine, ya da tâ Kaf Dağı’nın ötesine. Sonra ben de gülümsemiştim.”Ben de sizi çok seviyorum.” diyememiştim ama anlamıştınız siz. İşte bunu da anlamıştım… Gözlerim söylemişti size ne denli sevildiğinizi. Akşam evde hatıra defterime, öğretmenimi sevdiğimi tekrar tekrar beyan eden kalbimin döktüğü o sıcak mısralar dün gibi gözlerimin önünde… Ben sizi hiç mi hiç unutmayacağım.
Bana hayatın anlamını öğreten sevgili öğretmenim…
Sevgiyi, ilgiyi, dostluğu, kardeşliği… Bu hayatın bile yaşanmaya değer olduğunu gülümseyişiniz öğretti bana. Toy bir fidandım ki siz öğrettiniz, gülümseyen gözleriniz öğretti bana sevilmeden önce sevmeyi. Sevilmeyi binlerce kez hakkeden gözleriniz, o gülümseyen gözlerinizden ne kadar da belliydi sevdiğiniz. İşten bile değildi gülümsediğinizde gülümsememek… Sinirlendiğiniz anlar olurdu, asık suratlı girdiğiniz zamanlar sınıfa… O zaman hemen anlardım ben bir şeylerin ters gittiğini, yeis bir sebebinizi; siz üzüldünüz mü hemen asılırdı yüzüm, başımı önüme eğerdim; derin bir hicran oluyordu yüreğim. Üzüldüğümü hemen anlardınız, anlardı sevgi dolu yüreğiniz öğretmenim. Oysa ne kadar da yakışmıyordu size kızmak, bağırmak ve kalp kırmak, siz de insandınız oysa, işte bunu düşünmemiştim ben, düşünemiyordum işte. Dedim ya toydum diye… Böyle işte; şimdi başımı çevirip  bakıyorum da geçmişe, yaşayabileceğim her şeyi yaşamışım aslında. İyi yaşanmış yaşanılası yıllar…
Bilmem ki ne yapmalı, ne etmeli… Nasıl anlatmalı bu sevdayı hak ettiği gibi…
Hatırlar mısınız öğretmenim, kimi günler olurdu; gülümserdiniz önce. Gülümseyen gözleriniz vardı bir de… Adımı söylemiştiniz, tahtaya kalkma mı ardından. Yine “öğretmencilik” oynayacaktık anlaşılan, ayağa kalkıp dersi anlattım. Yine dinlediniz beni, ve yine gülümseyen gözlerinizde sevgi. Sevgi bir seldi ki akıyordu kalbime, usulca, usulca ama; bir umut seliydi bu, bir gelecek, bir istikbâl , bir tebessüm sonrada… Kalbimde o bilindik heyecanı… Oysa ne kadar da güveniyordu bana gözleriniz… Ardından gözleriniz kelimelere döktüğü o güven eseri sözleriniz…
Türkçe’ydi dersimiz. Sevgiydi konumuz, gülümsemekti; öğretmen olmaktı ardından; her ne kadar sıfatları anlatıyor olsam da ben, isim olmak işin aslı… Oldum olası severim Türkçe dersini bu yüzden . Öğretmen olmayı da ben sizinle sevdim öğretmenim… Heyecanlıydım. Umutlu ama… ‘’ Ben, öğretmen olmak istiyorum’’ şiirine, şiirin  kendisinde de anlamlı nazire yapıyordu zihnim. Öyle ki sönük kalıyordu şiir arzumun yanında, biçareydi sözcükler … Öğretmenlik biricik temennimdi benim; onu arzuluyordu, boşlukta kalacaktı sanki onsuz yüreğim. Böyle düşünürüm hep ve işte bu yüzdendi ‘’ to be or not to be’’ öğretmen olmak ya da çiçeksiz kalmak gerisi…
Biliyor musunuz bilmem. Mahallemde de öğretmendim ben. Benim de çiçeklerim vardı. Mahallemin bütün çiçekleri. Tahta  ve  tenekeden sıralar vardı, o gülünesi sıralar… Şimdi oralarda bir yerlerde ‘öğretmen’ olmak vardı. Şimdi oralarda bir yerlerde…
Öğretmen olmak, kelimelerle kifayetsiz kalmaktı,  kelimelere sığamamaktı adeta. Öğretmen olmak, siz olmaktı öğretmenim. Gülümsemekti, sonra da küçük bir dokunuşla ya da. Eritmekti tüm buzları…
Öğretmenler için gülümsemek olası  bir şeydir  belki; lakin bilseler  öğrencinin içinde ne çiçekler açtığını ve emsalsiz sevinci…
İşte bu yüzden öğretmen olmak, dersi anlatmakla değildi; gülümseyebilmekti. Ufacık tebessümlere çok şey sığdırıp öğrenciye özel olduğunu hissettirmek…
Öğretmen olmak,  su gibi aziz olmaktı bazen. Su gibi arındırıcı, felaketle ve yıkıcılıkla değil…
O gün bu gündür her ‘’öğretmenim’’ dediğimde gözlerim dolar, ne bileyim içime akıtırım göz yaşlarımı . O sevda gelir aklıma, öğretmenlik sevdası… Bu sevda hoş, bu sevda samimi, içten ve bir o kadar da sempatik.
Şimdi düşünürüm de saygıyla anarım o günleri. Ve şöyle derim hep: “Kalpte yaşatılanlar asla unutulmaz. Bunlar güzel şeyler yada küçük şeyler olsa bile …” İşte o küçücük şeylerdi yaşadığım. Ama büyümüştü içimde, büyütmüştüm ben dünyalar kadar.
Şimdi son satırları yazarken ben burada, bu naçizane satırları yazarken, hiçbir zaman unutulmayacağınızı bilmenizi isterim. Ve nasıl sürerdi, hayat olmasaydınız derim… Ben başka şeyler yapardım, başkaları için dökerdim bu mısraları. Yine siz olmasaydınız derim, bu kadar ister miydim acaba şimdi oralarda bir yerlerde 
ÖĞRETMEN OLMAYI

Sevda Uca-İl Üçüncüsü

O, BENİ SEVİYORDU
Hayatın sıcağına, soğuğuna, darbelerine dayanamayıp birçok yerinden çatlamış, artık hiçbir şeyi içinde saklayıp korumayan, korumaya gücü olmayan bir bardağa benzetirdim hep kendimi.
Evet, ben de çatlamıştım. Hayallerim, ümitlerim, yaptıklarım, yapacaklarım, ruhum, beni ayakta tutan, zorluklara dayanmaya yönelten her şeyim çatlaklardan bir daha dönmemek üzere akıp gitmişti.
Geride duygusuz, bomboş, parçalanmayı bekleyen bir benden başka hiçbir şey kalmamıştı. Beni, ne kışın bembeyaz örtüsü, ne baharın yeryüzünü kaplayan sarı, kırmızı, mavi, yeşil perdesi, ne sonbaharın ayaklarıma serilen sarı, sapsarı ve kuru yaprakları, ne de diğer tüm insanların övgü duyduğu güneşi ile saran yakıcı yazı ilgilendirmiyordu.
Zavallı kalbim…Benim için nasıl da durmadan atıyordu. Beni yaşama bağlı kılmaya zorlayan küçücük yüreğim…O, çatlamıştı ama dağılamamıştı diğerleri gibi.
On iki yaşındaydım. Belki sizlere altmış yıldan fazla ömür sürmüş, hayattan göreceği, koparıp alacağı hiçbir şeyi kalmamış bir kişiyi andırmışımdır.
Ve benim yaşımdaki her çocuk gibi yaşamım okul ve ev arasında gidip geliyordu.
Karamsar, hiçbir şeyi beğenmeyen çocuklardan on kat fazla nefret ettiğim, haftanın beş günü vardı; o benim için manasız gelen beş gün…
Haftanın beş günü, üstüme üstüme gelen dört duvar arasında, benim gibi bomboş, eski püskü sıra ve masaların üzerine oturur vaktimi öylece bitirdim.
Bir de arkadaşlarım vardı. Gerçi pek arkadaşlık ettiğim söylenemezdi. Onları anlayamıyordum. Nasıl başarıyorlardı hayata tutunmayı, hayattan keyif almayı?
Onlara acırdım hep. Nasıl anlamazlardı bu dört duvar arasında dönüp duracaktı.
Zaten onların da beni pek normal buldukları söylenemezdi ya! Onlar gibi görüldüğümü pek görmezlerdi.
Ben nasıl kendimden ümidi kestiysem, onlar da aynı şekilde benden ümitlerini kesmişlerdi. Acaba, onlar benim, kendileri gibi olmayı denemek için bir kapı aradığımı bilselerdi yine aynı gözlerle bakarlar mıydı bana?
Onlarla benim aramda daha benim görmediğim pek çok fark vardı. Onların yaşantıları, benim anlayamadığım üç temel duygu üzerine kuruluydu;
Arkadaşlık, sevgi, ümit…
Benim ise ne bir temelim vardı, ne de temeli oluşturan duygulardan eser…
İnandığım tek şey hayat gibi her şeyin bir başlangıcı ve bir de sonunun olduğuydu. Bu anlamsız sözler bütün bedenimde insanların büyük haz duyduğu tüm duyguların yerini kaplamıştı.
Ama beynimin üzerindeki tozun silinmesi buz tutan kalbimin erimesi için o, mini mini hayat dolu kadının gönderileceğini nerden bilebilirdim ki?
O sabah benim için eski rengini yitirip matlaşmış, artık kendini bile ısıtamayan güneş ile birlikte uyandım. Artık gördüğüm zaman bile başımı döndürüp, gözümü karartan okula doğru yeni yürümeye başlamış bir bebek gibi ilerliyordum. Diğer öğrenciler gibi derse yetişme gibi bir kaygım yoktu.
Nasıl olsa yine her sabah yaşadığım şeyi yaşayacaktım; benim sahip olduğum tek duygu ile, öfkeyle sınıftan içeri girecektim. Karşımda halen uyku dolu sert gözlerle etrafına bakınan öğretmenim, beni azarlayacak, adam olamayacağım gibi benim hiç aldırış etmediğim bir çok sözü sayıklayıp duracaktı.
İlk kez o sabah yanıldığımı hissettim. Oysa ben bu duyguyu çoktan unuttuğumu zannediyordum. Girdiğim sınıf kapısı bu defa bana cehennemin kapısını andırmıyordu.
Tahmin ettiğim gibi karşımda uyku dolu sert bakışlarıyla duran katı kalpli öğretmenim yoktu. Hem bu defa kulağımdan tutup da benim adam olmayacağım gibi sözler sayan kimse de yoktu.
Aksine karşımda merak dolu ve hayretler içinde bakışlarımı diktiğimi fark edip yanaklarında eskiden bende de olduğu gibi gamzeleriyle, hafif bir tatlılıkla gülümseyen; kızıla dönük, uzun saçlı, uzun boylu, kahverengi gözleri olan bizim yaşta bulunan insanları andıran kara üniformalarımız arasında dikkat çeken, benim dışımdaki bütün insanlara baharı yaşatan renklerde elbiseleri vardı. Acaba ben de mi baharı yaşamaya başlamıştım.

Karşımda zarif dallar ve yapraklar arasında dimdik  duran bir ağacı anımsatan öğretmenim. Gözlerimdeki o tedirginliği anlamış gibi bana yerime oturabileceğimi başıyla işaret etmişti.

O sabah çoktandır yapmadığım bir şeyi yapmıştım; öğretmenimi anlamaya çalışmıştım. Yeni öğretmenimin bir an susacağı korkusuyla, ağzından dökülen tüm sözcükleri kaçırmayarak dinledim.

Kendisinden, önceki yaşantısından ne de güzel söz ediyordu. O, benim korktuğum şeyi yapmamıştı. Sürekli beynimizi parçalarcasına diğer öğretmenlerin yaptığı gibi bilgileri sıralamaya çalışmamıştı. Bize “Önemli olan bilgi değil, duygudur.” demişti. Acaba haklı olabilir miydi?

O konuştukça gözlerimin önündeki siyah perde inmeye ve güneşin yeryüzüne usulca bıraktığı sıcaklığı hissetmeye başlamıştım.

Teneffüs zili çaldığında ilk defa bir dersin bu kadar zevk verici ve çabuk bittiğini fark ettim. Daha önce hiçbir öğretmenime yapmadığımı denedim. Gidip yanına yavaşça sokuldum. Bendeki buzları onun eriteceğini daha önce yaşamadığım dört mevsimi onunla yaşayacağımı anlamıştım.

Hiç kimseyi kendime bu kadar yakın hissetmemiştim. Evet, o benim bir arkadaşım, bir dostumdu artık. Zamanla onun bana gösterdiği ilgi ve destekle diğer insanlar gibi düşünebilmeyi başardım. Şimdi onların abuk sabuk diye nitelendirdiğim duygularını ben de yaşıyordum.

Sevgi, dostluk, paylaşmak, ümit ve bunun gibi daha birçok duygunun anlamını biliyordum artık. Öğretmenimin bana açtığı kapılardan birine girdim. Ve çatlaklarımdan sızan hayallerimi yeniden kazandım. Ben bir öğretmenin öğrencisi üzerinde bu kadar etkili olacağını hayal bile edemezdim. Ne güzel bir duyguydu, ilkbaharı, yazı, kışı ve daha önceleri değerini bilmediğim sonbaharı yaşamak.

Benim tahmin ettiğim tek şey vardı. O da öğretmenimin beni sevdiğiydi. O, benim hakkımda garip düşünceleri olan insanlar gibi değildi. Benim katılaşmış yüreğimi, canımı acıtmadan söküp attı.  Yerine dünyanın bin bir türlü duygusuyla bezenmiş, mis kokulu çiçeklerle dolu bir kalbi taktı. Onunla okul bitiminde  gördüğümüz ilk ağacın altına oturur, okumaya doyamayacağımız bir lezzette olan şiirler yazardık.
Evet, daha on iki yaşında, altmış yaşında hayattan alacağı vereceği kesen bir ihtiyarcığı andıran ben, hatalarımı, sertleşmiş duygularımı düzeltmekten usanmayan öğretmenim sayesinde tekrar o hayat dolu halime dönmüştüm.

O, benim için en iyi şeyleri ümit ediyor, diliyordu. Dedim ya o beni çok seviyordu.
Makbule Yılmaz-Mansiyon

BAŞARI YOLUNDA
Bir insan gerçekte ne zaman doğar? Kafamda ki bu soruyla “Geçmişe Yolculuk” adını verdiğim hatıra defterime göz gezdirdim. Ve kendimi yüreğimde derin izler bırakan, iç dünyamı keşfetmeye başladığım bir dönem olan ilköğretim 6.sınıfta buldum.
Okulun ilk günüydü. Üstümde temiz mi temiz bir gömlek, giymek için sabırsızlandığım bir üniformam ve boynumda lacivert bir kravat vardı. Bütün bunların verdiği mutluluk ve ötesi düşüncelerle sınıfıma girdim. Gördüklerim beni şaşırtmıştı. Çünkü birçok şey değişmişti. Neler mi? Her zaman mavi önlüklerle görmeye alışkın olduğum arkadaşlarım bu kez benim gibi üniformalıydı. Kravatlar takılmış, gömlekler ütülenmişti. Ve ayakkabılar her zamankinden temizdi. Herkes “büyüdük artık” dermişçesine üstünü başını düzeltiyordu. Sanırım yeni ortama ve değişik tablolara alışmam gerekiyordu. En önemlisi de yeni öğretmenlerime. Sınıfa girer girmez sert bakışlar savuran, kendini farklı tanıtmak zorunda hisseden, öğrenciyi yalnızca öğrenci olarak gören öğretmenlere alışmak gerçekten çok zordu.
Sınıf biraz daha sakinleşmiş gibiydi. Arkadaşlarım gibi bende yeni öğretmenlerimi çok merak ediyordum. Bazen yeni aldığım defterlerime göz gezdiriyor bazen de açılmasından korktuğum kapıya dalıyordum. Aradan çok geçmeden kapı açılmıştı. Gelen Türkçe öğretmeniydi. Herkesin gözünde mutluluk ve heyecan okunuyordu. Benimkinde ise korku ve hüzün vardı. Çünkü yenilere zor alışan, geçmişte yaşadıklarını ve değer verdiği kişileri hiçbir zaman unutmayan bir öğrenciydim. Hocamız kendini tanıtmaya başlamış ben de sinmeye başlıyor bir köşede onu can kulağıyla dinliyor, saygınlığımı her zaman ki gibi koruyordum. Yumuşak ve güzel huyluydu. Bu sözlerine yansıyordu. Üslubu çok güzel, öğrencilerine sevgiyle bakan bir öğretmendi. Bilgi ve nasihat verirken beni çok düşündürüyordu. Korktuğumun aksine çok sıcak ve sevimliydi. Söylediklerini çok önemsiyor ve hayaller kurarak dinliyordum.
Günler geçiyor ona karşı hissettiğim sevgi de büyüyordu. O da sürekli kendime örnek gösterdiğim geçmişinden bahsediyor, kaybettiklerini, sıkıntılarını ama her zaman güçlü durduğunu anlatıyordu. Bu da beni hep ona bağlıyordu. Başarılarını kendime örnek alıyor ona layık olmaya çalışıyordum. Hayatından ve çektiği zorluklardan birçok şey öğreniyordum. Artık güzellikleri ve yaşam koşullarını keşfediyorum.
Güzel dersler ve nasihatlerle günler geçiyordu. Ben de her gün yeni şeyler öğrenmenin mutluluğunu yaşıyordum.
Bir öğretmen yaşadıklarıyla, sıkıntılarıyla, örnek savaş başarılarıyla öğretmen olur. Evet belki de ben bunu anlayacak yaşa ve olgunluğa gelmiştim artık.
Kendime olan güvenim beni başarıya götürüyordu. Geceleri bazen açık unuttuğum kitaplarımla bazen de sevgiyle süslüyordum, şiir defterimle uyuyordum. Bu da beni huzura götürüyor ve benliğimi keşfettiriyordu.
Öğretmenim hiç unutmadığım sözlerini tekrarlardı: “Bir öğrenci öğretmenini başarısıyla, üslubuyla, güzel huyuyla sever, kendine örnek alırsa başarılı olur, hedeflerine doğru ilerler”  Her zaman bize güvendiğini söylerdi. Bu sözleriyle başarılarımıza her zaman kaynaklık eder, kendimize güvenmemizde yardımcı olurdu.
Bazı geceler sınıfımı, öğretmenlerimi bir de gelecekle ilgili hedeflerimi düşünürdüm. Küçücük beynimdeki kocaman dünyamda bulmaya çalışırdım kendimi. Ve bulduklarımla hayata daha sıkı tutunurdum. Öğretmenimin emeklerini, başarılarını, yaşadıklarını düşünüp yıldızlara bakardım. Çünkü onların parlak ışıklarında görürdüm onu. Öğretmenin sevgisi ve sıcaklığı sayesinde önüme hedefler koyarak “Ben de Türkçe öğretmeni olacağım.” derdim. Sevgiyle belirlediğim bu hedef bana yol gösteriyor ve derslerimde başarılı olmamda etkili oluyordu.
Ona çok değer veriyordum. Çünkü o bir öğretmen, eğitmen aynı zamanda bir dosttu. Öğrencilerine hayata pozitif bakmayı, gülümsemeyi, doğru yaşamayı, zorluklara karşı göğüs germeyi ve başarının yollarını anlatıyordu. Bazen bize öğrettiklerini ve hak ettiklerini verememekten korkardım. Bunun için her an soru sorabileceğini düşünüp, derslerime çalışırdım. Bu da biraz ürkütücüydü. Ama korkum sorulardan değil onu korkusuydu. Ve bunun içindir ki onunla sohbet etmekten ve gereksiz konuşmalardan sakınırdım. Hep uzakta bir yerde durur ya da yalnızlık köşemde onu sessizce dinlerdim.
Gecenin karanlıklarında yine onun öğretici sözlerini düşünür, her seferinde yeniden doğardım.“İleriki hayatımda çok başarılı bir öğretmen olacağım ve bunun için çok gayret göstereceğim.” derdim. Evet, kendimden çok emindim. Çünkü ben onun eseriydim. O bize kanatlarını açıp, şefkat gösterdiği sürece biz başarılı olacaktık. Ve ben bunu biliyor ve görüyordum.
Günler geçiyor bayram günü de yaklaşıyordu.
Yaklaşan bayramla birlikte çocukların içindeki coşku seli de giderek artıyordu. Öğrenciler büyük bir hevesle bayrama kaç gün kaldığını hesaplıyordu. Bazen tatlı hesaplar ve tatlı mı tatlı atışmalar da yaşanmıyor değildi. Erkek öğrenciler çıkardıkları değişik oyunlarla bayram gelmeden şeker için oynarlardı. Kimisi borçlanıp üzülür kimisi de kazanmanın mutluluğunu yaşardı. Kızlar da her zaman ki gibi ne giyeceğini düşünürlerdi. Ben ise o güzel günde öğretmenimi unutmayıp, onunla birlikte vakit geçirmek istiyordum. O bana bir öğretmenin gözüyle bayramı anlatır ben ise bir çocuğun güzel ve tatlı üslubuyla bayram şekerlerini, oyunları ve park gezilerinin verdiği mutlulukları anlatırdım.
Birkaç gün sonra bayram gelmiş, herkes mutlu bir şekilde güne başlamıştı. Ben de öğretmenime uğramaya karar vermiştim artık. Yüreğimdeki sonsuz sevgilerle evinin yolunu tutmuştum. Onunla bayramlaşıp içeri geçmiştim. Bu özel günde onu yalnız bırakmayıp, yanında olmanın mutluluk verici olduğunu ve ilk misafiri olduğumu söylemişti.
Ben de şaşırıp gülmüştüm. Benim mutluluğum sadece bunlarla sınırlı kalmamıştı. Çünkü ona çok değer verdiğimi bildiğini ve geleceğimde başarı yollarında yürüyeceğime inandığını söylüyordu. Bir öğretmenin öğrencisi hakkında bu şekilde konuşması çok güzel bir duyguydu. Bu sözler bana cesaret ve güven veriyordu. Evime doğru yola çıktığımda çok düşünmüştüm. Bir gün gelecek o da ayrılacaktı. Ben artık hayallerimle arkadaş olacaktım. Bunu hep düşünürdüm zaten. Gözlerimden yaşlar damlalar, huzursuzluk içime çökerdi. Ama toparlanıp güçlü olmayı da bilirdim. Bunu ondan öğrenmiştim.
Ve ilkbahar gülümseyen yüzüyle gelmişti artık. Güzel mi güzel çiçekler açmıştı. Rengârenk kelebekler havada uçuşuyorlardı. Ağaçlar yeşilleniyordu. Güneş uzaklarda bizi izliyor, biz okul yolunu tutuyorduk. Oyunlar oynuyor, öğretmenlerimizle gezilere çıkıyorduk. Dönem sonu yaklaşırken geçirdiğim güzel günlerin ardından, onu kaybetme, bir daha görmeme korkusu beni derinden üzüyordu artık. Bir öğrenci nasıl olurdu öğretmenine bu kadar bağlanabilirdi. Ondan ayrılmamak için çok mücadele vermiştim. Bunu bildiği için benimle uzun uzun konuşmuştu. Karşısında hep gözyaşı döküyor, konuşamıyordum. Kelimeler boğazımda düğümleniyordu. Ama onu dinledikçe kendimi toparlıyor, güçlü olmaya çalışıyordum. Çünkü her zaman ki gibi bana ders veriyordu. Ayrılığın da hayatın bir parçası olduğunu söylüyordu. Çünkü olgun düşünmemiz gerekiyordu. Onu çok seviyorduk ve partiler düzenliyorduk. Okulun kapanmasına birkaç gün kala onun için yine bir parti düzenlemiştik.
Hepimiz çok mutluyduk. Gelecek hedeflerimizden ve geçmiş güzel günlerimizden bahsediyorduk. O da bizi çok sevmişti. Benim gibi o da yaşadıklarımızı bir defterde toplamıştı. Ve bize o gün yazdıklarından kısa kısa bölümler okumuştu. Okudukları o anı çok değerli kılmıştı.
Karne günü gelmiş, karnemizi almıştık. Aylarca hüzünlü bir şekilde beklediğim günü yaşıyordum. Hocamız karşımıza geçmiş bizimle vedalaşıyordu. Kelimeler bana anlamsız geliyor, birbirinden kopuk değersiz anlar yaşıyordum. Buğulanan gözlerimle gözlerine bakmaya çalışıyor, yapamıyordum. O bir şeyler söylüyor ben ise onu duymuyordum. Boşluğa bakıyordum ve titreyen ayaklarımın üzerinde durmaya çalışıyordum. Ve hiçbir şey söylemeden, sırtımı ona çevirip uzaklaşmaya, adım atmaya çalışıyordum. Ama onu da yapamıyordum. Çünkü o benim geçmişimdi. Onu silemez, istesem de unutamazdım. Göz yaşlarımı silip görmeye başladığımda, o bana sırtını çevirmiş gidiyordu. Yine ilk adımı o atmış uzaklaşıyordu.
Ve yine ben uykusuz bir gece yaşıyordum. Bana öğrettiklerini düşünüyor ve çok üzülüyordum.
O benim yalnızca öğretmenim değil, dostum en güzel şarkım, şiir defterimin en güzel sözü, yüreğimin derinliği, sonsuzluk kadar büyük sevgimdi.
Şimdi ise en güzel hatıram, mutlu bir geçmişim, gelecekteki mesleğim
, EN BÜYÜK ÖZLEMİM SEVGİLİ ÖĞRETMENİM! ...
Saadet Tüzün-Mansiyon

ÖZGÜR BİR KUŞ GİBİ OLMAK

Biz insanlar özlem duyarız çoğu şeye. Kaç zaman oldu bilmiyorum ama; düne dair bir özlem var içimde. Özlem duyuyorum bir şeylere .
Özlem acı da doğurur. En büyük acı da kişinin çocukluğuna duyduğu özlemdir. Çocukluğundan ayrılırken içinde duyduğu acı, o kadar zordur ki bir insan için. Her gün biraz daha büyümek miydi acaba bizi içimizdeki çocuktan ayıran. Diğer çocuklar oyun oynarken büyümüşlüğün ağırlığından dolayı oyun oynamamak, oynanan oyunu, uzaktan seyretmek en büyük acıydı benim için. Neden hala onlar gibi çocuk; çocuk gibi çocuk olmadığını düşünmekti en büyük acım.
Ortaokulu bitirişimin ilk gününü hatırlıyorum da, ne de çok sevinmiştim. Ama sürekli bir eksiklik hissederdim kendimde. Sonra bir gün sınıfın penceresinden bakarken bulmuştum o eksikliği. Oklunun bahçesinde mavi önlüğe baktım, bir de kendi üzerimdeki o kara koyu elbiselere. Benim de içimden oyun oynamak geldi. Önceden olduğu gibi.
Öyle büyük bir ilgi ve özentiyle seyrederken onları, siz içeri girmiştiniz öğretmenim. Hatırlıyor musunuz? O anda bile gözümü çocuklardan ayıramadan ayağa kalkmıştım. Beni çocukları izlerken görmüştünüz. Bendeki o duyguyu ve özlemi yaşıyormuşçasına bana baktınız. Sonra da “Çocuklar, sessiz bir şekilde bahçeye inin.” demiştiniz. Ben gözlerinizin içine küçük bir tebessüm attıktan sonra koşar adımlarla bahçeye inmiştim.
O gün oyun oynadık doyasıya. Sanki oyunsuz geçirdiğimiz en ufak bir zamanın bile acısını çıkarırcasına. Siz de bizimle oynamıştınız öğretmenim. Kovalamaca oynamıştık, ip atlamış, top oynamıştık. O gün defalarca düşmüştüm. Her düşüşümde beni siz kaldırmıştınız.
O kadar yorulmuştunuz ki gidip bir ağacın dibinde oturmuştunuz. Hemen koşup yanınıza çömeldim. Dibinde durduğumuz ağacın tepesine bir kuş kondu. Başımı kaldırıp baktıktan sonra size de gösterdim. Siz de baktıktan sonra “Bu kuşa bir isim verelim mi?” demiştiniz. Ben sanki bu anı hep biliyormuş gibi hemen “Özgür Kuş olsun.” demiştim. Evet, Özgür Kuş. Özgür Kuş olmuştu ismi. Artık göklerde her uçuşunda, bizim için de kanat çırpacak, bizim için dağa, taşa, ağaçlara selam verecekti.
Ben o gün gözlerinizin içine bakıp şöyle sormuştum. “Öğretmenim, öğretmen nedir?” Siz de saçlarımı okşayıp “Bunu zamanla sen öğrenirsin.” demiştiniz. Yeni öğrendim öğretmenim. Öğretmen nedir yeni öğrendim. Öğretmen; öğrenci hayata ilk adımlarını atarken elinden tutan, sevgiyle bakan, şevkle süsleyen, bilgiyle yürütendir.
Teşekkür ederim öğretmenim. Dudaklarımda tebessümün kaybolduğu, hayatın kördüğümler şeklinde bağlandığı bir anda karşıma çıktınız. Bana hayatı, yaşamayı, sevgiyi, saygıyı ve en önemlisi büyürken küçülmeyi öğrettiniz öğretmenim. Teşekkür ederim.
Gıyasettin Demir

TİYATRO DEĞİL
2004 yılının Mart ayındaydık. Sekizinci sınıfta okuyordum. Yaramazlığıyla, neşesiyle, arkadaşlığıyla hatta kaçamaklarıyla hayatımın en güzel yılıydı. O güzel sınıf atmosferini  unutmam. Unutamam zaten…
İlkokulda saçlarım hep uzun olurdu. Bir diğer ifadeyle ense bırakırdım. Bir de kötü çağını yaşadığımız için serserilikte karışmıştı kanımıza. Hep kendimizi dinlerdik, başkaları hep yanlış yapar sanırdık.
Saçlarım uzun olduğundan ya sıraya hiç giremezdim ya da herkesten önce içeri girerdim. Sırf yakalanmamak için. Aksiliklerin çıktığı bazı zamanlar yakalanırdım. Ama öğretmenlerim beni sevdiği için pek ses etmezlerdi. Ses etseler de, kızsalar da pek fark etmezdi ya. Serserilik işlemiş kanımıza bir kere.
Fazla konuşmasalar da azarlamasalar da içimde korkuyla merdiven çıkardım. Çünkü o kadar kişi arasında sıradan çıkarılsaydım kötü hissedecektim kendimi. Bir de müdüre gitme korkusu vardı. Çünkü okulda beni tanımayan tek kişi müdürdü.
Bir gün bahçede arkadaşlarla konuşurken sarışın bir kız, müdür yardımcısının beni çağırdığını söyledi. Ben hemen kravatı sıkıp, gömleği alta koydum. Kalbim çarpmaya başladı ve korktum açıkçası. Çünkü o günlerde Şerif Hoca birkaç kişinin saçını makaslamıştı. Merdivende duran hocanın yanına korka korka gittim. Elini omzuma attı “Gel, müdür çağırıyor.” dedi. Kendi kendime “Kesin saçlarımın uzun olduğunu duymuş, uyarmak için çağırdı.” dedim. Yavaş yavaş ikinci kata çıkıyorduk. Yolda “Oğlum sen ne yaptın.” diyordu hoca. Ne yaptığımı sorduğumda ise “Müdür söyleyecek.” diyordu. Tabi ben daha da korkmaya başladım. Saç değilse peki ne? Ben ne yaptım ki müdür çağırdı beni?
Neyse, öğretmenler odasına gittik. Müdür buraya gelip yaptığımı söyleyecekmiş. Tabii bu arada düşünüyordum ne için çağrıldığımı? O günlerde çok şikâyet ediyorlardı bizim sınıfı. Bir de hep ben, Cihan ve İbrahim çağırılırdık aşağı. Ama hep biz haklı çıkardık. Sonuçta yine şikâyet etmişler diye düşündüm ama değilmiş.
Tüm hocalar şaşkınlığımdan yararlanıp gülüyorlardı; ama ben korkumdan nasıl anlayabilirdim ki.
Benim sevgili ve hatta biricik öğretmenim, dertlerimi paylaştığım, arkadaşım, beni her zaman destekleyen öğretmenimde yanımda; ama o da suçlu gibi bakıyor bana. Bu defa gerçekten durum kötü. Suçlu hissetim kendimi.
Neyse, müdür geldi. Bu arada her ihtimale hazırlamışım kendimi, kovulduğumu söylese haklısınız diyeceğim. Ne dese ne yapsa hazırım ben. Bütün öğretmenler sustu, müdürün konuşmasını beklediler. Nihayet o da dayanamadı ve konuştu. “Önce ona bir toka verin.” dedi. Sonra yanıma geldi. Baktı ki ben kendimi kaybettim, düşüp bayılmama az kaldı. “Tebrik ederim oğlum.” dedi. “Yarın okula üstün başın düzgün gel, vali bey ödüllerinizi verecek.” Hayretler içindeyim. Kovulmayı beklerken bu ödül, bu tebrik nerden çıktı? Meğer hepsi oyunmuş, ortada suç veya suçlu yok. Bu kadar korkutmalarının sebebi “Batman birincisi” olduğumu söylemek içinmiş. Sonunda saçlar Vali Bey için kesildi
.
Bahadır Fidan

 

GÜVENCE
İlkokul kıyafetlerini çıkarıp, ortaokul kıyafetlerini giymeye başlamıştım. Tabii bizde biraz heyecan ve sevinç vardı. Hani derler ya büyümüş de adam olmuş, aynen öyle olmuştuk. Eski hocalarımızı bırakıp yeni hocalarla tanışmaya başladık. Hepimizin kafasındaki soru, bu hoca iyi mi değil mi. Bizi sever mi ya da güvenir mi bize. Artık tanışmaya başladık ve tüm hocalarımı çok sevmiştim. Eminim ki karşımdaki öğretmenler de beni çok sevmişti. Hocalarımdan tek isteğim beni sevip bana güvenmeleriydi. Ve artık, zorlu ortaokul maratonu başlamıştı. Yavaş yavaş ısınmaya başlamıştık derslere. Ayrıca sınıf başkanı da ben olmuştum. O zamanlar sınıf başkanı olmak çok heyecan verirdi. Aynı zamanda öğretmen olmadığı zamanlar vekil olarak hocalık yapardık. Yazılılar başladı, derken aradan bir iki ay geçtikten sonra son yazılı olma vakti geldi. Tarih yazılısı olacaktık. Şans bu ya öğretmen de yazılı kağıtlarını evde unutmuştu. Bir an için herkes paniğe kapıldı. O sırada beni yanına çağırıp evin anahtarını verdi hocam. “Ben mi gideceğim” dedim. “Evet.” dedi. O an çok mutluydum; çünkü öğretmenimin kısa sürede bana güvenip evin anahtarını vermesi ve yazılı kağıtlarını getirmemi istemesi bana gurur vermişti. Eve girdim ve odanın içindeki dolabı açtım. Yazılı kağıtları içinde ve yanında para ve altın vardı. Bir an için durdum, birden içimden yüksek bir ses yükseldi “Güven güven güven.” Yazılı kâğıtlarını  alıp okula doğru yola çıktım; ama gerçekten ne o dolaptaki altın ve paralar ne de sınav sorularına baktım. Yazılı olduktan sonra hocayla göz göze geldim. Bana bakıp hafif bir tebessüm etti. O anda dünyanın en mutlu öğrencisiydim. Her şeyden önce insanlara karşı sevgi ve saygı vermeli diye düşündüm. Kim olursa olsun, hiçbir şekilde güven duygusunu yitirmemeliyiz.

Gülsuna Tufa

 

HAYATIMI GÜZELLEŞTİREN VE ANLAMDIRAN İLK İNSAN

 

Okula başlayan bir insan için okul; yeni umutlar, yeni fikirler, yeni güzel günlerin başlangıcı demektir. Nasıl ki bir çiçek sonbaharda soluyor,  yazın yeni bir hayata başlamak için tohumlanıyorsa benim içinde öyleydi. Ama ben bunun farkında değildim. Küçük yaşta olmama rağmen kendimi hep yılgın, diğer insanlardan aşağı ve değersiz görüyordum. Çünkü kimsenin beni sevmediğini, herkesin beni hiçbir işe yaramayan biri gibi gördüğünü sanıyordum. Bu durum beni çok üzüyordu. Bu yüzden yalnızlığı seçerek insanlardan uzak durmaya çalışıyordum…
Okula başlayışımın ilk gününü asla unutamam. Sınıfa getirildiğimde çok sessiz ve sakindim. Birden beni yerimden fırlatan bir ses duymuştum. Meğerse bu zil, dersin başlangıcı demekti. Sınıfa uzun boylu, hafif kilolu, güler yüzlü, etrafına mutluluklar saçan bir bayan öğretmen gelmişti. O kadar cana yakındı ki ondan ayrılmak istemiyordu. Önce kendini tanıtmış daha sonrada bizimle oyunlar oynamıştı. Oynarken de her birimizin adını soruyor ve bizi öpüyordu. Sıra bana gelince ürkek bir şekilde adımı söylemiştim. Gülen gözleriyle bana “Sakın benden korkma, benden sana zarar gelmez, beni annen gibi gör.” demişti. O an çok şaşırmıştım. Çünkü hayatta ilk defa beni seven beni öpen bir insan çıkmıştı karşıma. Ne zaman onun sesini duyar gibi olsam içimde kuruyan umutlar tekrar yeşeriyordu. Hayata sıkı sıkı sarılıyordum. Zamanımın çoğunu öğretmenim ve arkadaşlarımla geçiriyordum. Öğretmenimin o gülüşü hiç solmuyordu. Her zaman doğruluğu, iyiliği, büyüklerimize karşı saygılı olmayı hatırlatıyordu. Her zaman sabah erkenden kalkar okuluma giderdim. Ve yine günlerden bir gün, hazırlanıp okul yoluna düşmüştüm. Benden büyük iki erkek öğrenci, esmer olduğum için benimle alay etmişti ve ben yine hayal kırıklığına uğramıştım. Çünkü insanları sevmeye, onlarla arkadaşlık kurmaya başlamıştı.  Okulda varlığımda göz yaşlarımı silerek sırama geçmiştim. Andımız okunduktan sonra sınıflara geçmiştik. Artık moralim bozuk dalgın bir şekilde sırada oturuyordum. O kadar çok dalmışım ki öğretmenin geldiğini bile görmemiştim. Zaman gittikçe benim derse olan ilgisizliğimi sınıfta fark eden öğretmenim teneffüste yanıma gelmişti. Yanıma yaklaşarak, elleriyle beni sarmıştı. Bana bakarak “Hayat, her şeye rağmen güzeldir” demişti.  “Sana yapılan kötülüğü her zaman unut. İnsanlar, sana kötülükle yaklaşırsa ve seni üzerlerse, sen yine de dostluğunla kalplerine gir. Sen başarılarınla, dostluğunla, sevginle, onları utandıracaksın.” demişti. Ben bunları duyunca öyle çok duygulanmıştım ki öğretmenime sarılıp ağlamıştım. İlk defa başımı öğretmenimin omzuna koymuş ağlıyordum. Beni bir kez daha hayata döndürmüştü. Zamanım öyle güzel günlerle geçerken  üçüncü sınıfa geçmiştim. Bir gün okuldan eve dönerken kapıda paketlenmiş bazı eşyalar olduğunu fark ettim. Evde hazırlık vardı. Anneme “Bunlar nedir?” deyince bana “Buradan taşınıyoruz. Memleketimizi çok özledik. Babanla  buradan ayrılmaya karar verdik, gideceğiz.” demişti. O anda dünya başıma yıkılmış gibiydi. Çünkü öğretmenimden, arkadaşlarımdan, büyüdüğüm topraklardan ayrılmak çok zordu.  Memlekete dönmek için hazırlıklar yavaş yavaş yapılırken, ben oradan ayrılmamak için elimden geleni yapıyordum. Fakat başaramamıştım. Beni öğretmenimden ayırıyorlardı. O gün pazar günüydü. Şehirden ayrılmamıza sadece 12 saat kalmıştı. Ben dışarıya çıkardığımız sandığın üzerinde otururken, bisikletle yanımdan geçen sınıf arkadaşım beni çağırarak “Hayrola ne bu eşyalar?” diye sordu. Bende “Evimizi buradan taşıyoruz.” demiştim. Benim gideceğimi duyunca o da çok üzülmüştü. Ona öğretmenime onu çok sevdiğimi söylemesini istemiştim. “Tamam.” diyerek ağlamıştı. Ben onunla vedalaştıktan sonra içeri girdim. Sabah olunca dayanamayıp öğretmenimin evinin yolunu tutmuştum. Onunla vedalaşmadan gidemezdim. Yoksa çok üzülürdü. Evlerine varınca zillerine çekine çekine basmıştım. Kapıyı açan çok sevdiğim öğretmenimdi. Öğretmenime buradan taşınacağımı söyledim. Bunları söylerken hem ağlıyor hem de sarılıyordum, Hiç ayrılmak istemiyordum.
Öyle çok seviyordum ki onu. Hayatımı güzelleştiren, beni anlayan tek kişiydi. Tutunacağım tek daldı. Ben orada ayrılık gözyaşları dökerken öğretmenim “Her nerede olursan ol sen kalbimde olacaksın, ne kadar uzakta olursan ol, nefesimden daha yakın olacaksın.” demişti. Vedalaşırken bana bir kitap vermişti. Hala saklıyorum o kitabı. Oradan ayrılırken arkamdan döktüğü yaşlarını unutamıyorum. Sanki canımın yarısı kopmuştu. Yaşadığım yerden tamamen uzaklaşmıştım. Hiç kimseyle konuşmuyor, tek bir kelime bile etmiyordum. Hep susuyordum. Yeni evimde, yeni şehrimde, yepyeni bir hayat başlıyordu. Ve gerçektende öyle oldu. Hayatımda çok şey değişmişti. Anne ve babamın davranışları, çevremdekilerin etkisi beni tamamen boşluğa itiyordu. Böylece öğretmenimi ve arkadaşlarımı daha çok özlüyordum. O şehirden ayrılmamın üzerinden tam altı sene geçmişti. Ben sekizinci sınıftaydım. Onu öyle çok özlüyordum ki, sözleri hiçbir zaman kulağımdan çıkmıyordu. Bana hep “Oku!” diyordu. “Eğer ezilmek istemiyorsan, toplumda senin sözüne de önem verilmesini istiyorsan oku!” Sadece “Oku!” demişti. Ben de ona söz vererek okuyacağımı  söylemiştim ve Allah’ın izniyle de okuyorum. İstediğim hedefe ulaşmış, emeklerinin boşuna gitmediğini öğrenince mutlaka çok mutlu olacak. Allah’ım sen bir kere onun sesini duymama yardım et.
Uzaklardasın seni duyamıyorum
Uzaklardasın seni göremiyorum
Uzaklardasın sana dokunamıyorum
Ama her ne kadar seni görmesem de
Duymasam da, dokunamasam da,
Sen hep benim içimdesin
ÖĞRETMENİM

Güle Yıldız

 

ÖĞRETMENE DUYULAN ÖZLEM

 

Köyde doğan bir kız çocuğunun öğretmenine karşı duyduğu özlemini anlatacağım. Küçük yaşta okulun etrafında devamlı dolaşıp, öğrenci ve öğretmenleri izlerdi. Hiç sıkılmadan, hiç bıkmadan her gün aynı görüntüleri izlerdi. Sebebi şuydu: Öğretmenlerin öğrencilere verdiği bilgi, öğrettiği okuma – yazma ve öğrencinin dertlerine çözüm bulması. En önemlisi de verdikleri eğitim. Çocuk o küçük yaşta öğretmene özenmişti. Kız çabuk büyüyerek okul çağına gelmek için hayal kurmaya başlamış. O yaşta okumak için bütün engelleri aşacağını inanırmış. Ve bir gün o da okumuş bir insan olarak kendini yetiştirme planlar yapmıştı.
Derse girmeden önce okula gider öğretmenlerle tanışıp bilgi alırdı. Nihayet çocuk okula başlamıştı. Çok heyecanlı ve meraklıydı. Sıralara oturduğu ilk zamanlarda kendini yeniden doğmuş gibi hissetmişti. Her an öğretmenin derse gelip konuyu işlemesi için sabırsızlıkla bekliyordu. Öğretmen derse gelmişti. Derse ilk  başlamaları kendilerini tanıtmakla olmuştu. Öğretmen, öğrencilerin çok mutlu  birbirinden meraklı olduğunu gördü. İlk başta çocuk okula başlamakta zorlanmıştı. Çünkü evde gördüğü ortam, yaşadığı insanlar, çok farklıydı. Ailesinden gördüğü eğitimin çok yetersiz olduğunu farkında anlıyordu. Daha sonra alışıyordu. Kız, okulun bir aile olduğunu ve gelecekte bilgili bir insanın toplumuna, halkına, devletine sahip çıkması gerektiğini anlıyordu. Eğitimin ilk başta geldiğini söylüyordu. Köydeki yaşamın şehirdeki insanların yaşamından biraz farklı olmuştur anlamıştı.
Kız olduğu için okuma şansı çok azdı. Köyde kızların okuması imkânsızdı. Köydeki insanlar fazla bilgili değildiler. Kafalarında şu işaret takılırdı: “Biz kız çocuğumuzu okutsak bir sürü masraf olur, ardın kız evlenip başkasına gider. Biz niye bu kadar masraf yapacağız.”  Erkek çocuklarını okuturlardı. Kız, okumakta kararlıymış. Sonuna kadar okula devam edeceğini ve hiçbir şeyden korkmayacağını, bunu arzusunu başaracağına inanıyordu. Günler geçtikçe okumaya olan hevesi artmıştı. Çükü hayalleri, idealleri vardı.
Köyde kız çocuğunu okutan bir tek aile olduğu için herkes onları ayıplardı ve  azarlardı. Kız hiç aldırmadan eğitimine devam ederdi. Gündüzleri ev işlerini ve bahçedeki işleri yapardı. Onun için gündüz pek okula gidemezdi. Çünkü bütün işleri o yapardı. Hem işi, hem okulu birlikte yürütürdü. Tarlada çalıştığı vakitlerde kitabını yanına alır. Dinlendiğinde kitabını açar ders çalışırdı. Akşamları öğretmen onların evine gidip kızın derslerini telafi etmeye çalışırdı. Kız bunları yaşamakta rahatsız olurdu. Çünkü öğrencinin öğretmeninin yanına gidip ders çalışması gerekirken öğretmen öğrencinin evine gelip ders verirdi. Öğretmen kızı çok severdi. Kızın çok zeki ve başarılı olduğunu görmüştü.
Kız bi rgün  ben de öğretmen olup köylerde öğretmenlik yaparım diye hep hayal kurarmış. Amacı köylerde öğretmenlik yaparak kötü durumlardaki  öğrencilere yardım etmekmiş. . Bir gün kız öğretmenine sorar: “Niçin insanlarla bu kadar ilgileniyorsunuz.” Kız çok merak eden biriymiş. Öğretmen cevap şu şekilde cevap vermiş. “Biz çocuklarımıza sahip çıkmasak, onlara doğru yolu göstermesek, yardımlarına elimizi uzatmazsak onlara kim sahip çıkar? Bu gün onlara biz sahip çıkalım. Gelecekte onlarda başka nesillere sahip çıksınlar. Yaşamlarını güzel sürdürebilmeleri haklarına sahip çıkmaları, toplumunu, vatanını, devletini, bayrağını bilsinler ve korusunlar.”
Kız çok etkilenmiş. Gece gündüz başını kitaplardan kaldırmamış. Bilmediği soruları biriktirmiş. Birgün öğretmenin evine gidip sorularını çözmeye çalışmış. Öğretmenin evi çok uzak olmasına rağmen gitmekte kararlıymış. En sonunda evine gider, kapıyı çalıp içeri girer. Öğretmen onu karşılar. Öğretmen balık yapıyormuş o sıra. Elini balıkların içinden çıkarıp kızın sorularını çözmüş. Kız ne vakit balık yese o an gözünün önüne gelir. Öğretmenini hatırlar. Ne zaman masa başında otursa öğretmeni aklına gelir. Öğretmeni ile geçirdiği günleri, ders verdiği sıralarda  verdiği öğütleri hatırlarmış. Kız köydeki okulu bitirip liseye devam etmek için şehre gitmiş. Ağabeyi de şehirde okuyormuş. Köyden şehre okumak için ilk giden kendisiymiş. Köye örnek olmak için, elinden geldiğince çalışmış. Çünkü o başarılı olursa köyde kalan öğrencilerin de okula devam etme şansları artacaktı. O bunu biliyordu. Herkes onu örnek alıp, kız çocuklarını göndermeye başlamıştı.
Ağabeyi lüks otellerde yaşarmış. Kendisi devlet yurdunda kalırmış. Ailesinin kendine göndermiş olduğu paraları saklayıp ağabeyine verirmiş. Kız şunları düşünüyor: “Ağabeyi arkadaşlarının içinde küçük düşmesin.”  Kendisine gönderilen paraları ona bu yüzden verirmiş. Yoksulluk içinde üniversiteyi bitirmiş kız. Ağabeyi ise hiçbir başarı elde etmeden ailesinin yanına yani köye geri dönmüş. Kızlarını okumak için herkes kızın ailesinin yanına gider, kızlarını nasıl okutacağı hakkında bilgi alırdı. O köyün örnek insanı olmuştu. Kızın yavaş yavaş hayalleri gerçekleşiyordu. En büyük isteği öğretmeni ile yaşadığı anılarını gerçekleştirmek, öğretmeninin kedisine bıraktığı hatıralarını yaşatmaktı. Aynı köye gidip  kendi öğrencileri ile ilgilenmek istiyordu. Eğitimin ne kadar güzel bir sonuca ulaştığını görmek istiyordu.
Kız nihayet okulu bitirip, kendi köyüne gelerek öğretmenliğini başarı ile yaptı.

Esra Cengiz



BİR CUMA

 

Yine bir Cuma günüydü. Sabah uyandım. Pek uyanmak istemiyordum. Ama okula gitmek için uyanmak zorundaydım.Giyindim ve okula doğru yola koyuldum.
Okul her gün olduğu gibi güzel ve eğlenceliydi. Cuma günleri de bir başka güzel oluyordu. Çünkü can kulağıyla dinlediğimiz dersler Cuma gününe denk geliyordu. İlk iki dersimiz edebiyattı. Sonra da her Cuma boş geçen bilgi teknolojisi dersine girerdik. Hoca her zamanki gibi gelmemişti. Sınıftaki arkadaşlarım çalışmaktan bunalmış, Beden Eğitimi dersimiz de boş olduğundan  bahçeye inip top oynamak istemiştik. Ben de arkadaşlarımın ısrarlarına dayanamayıp müdür yardımcısının odasına gittim. Bahar da benimleydi tabi. Birlikte izin almaya çalışıyorduk. Fakat Süleyman Hoca, gitmemize izin vermedi. Biz de o kadar ısrar ettik ki Süleyman Hoca, Abdussamed Hoca’yı arayıp bizim söylediklerimizi anlattı ona. Abdussamed Hoca da izin vermemişti. Biz ise ikna etmek için elimizden geleni yapıyorduk. Birden ağzımdan şu sözler döküldü. “Abdussamed Hoca burada olsaydı bize izin verirdi.” Söylemez olaydım. Hiç ummadığım bir tepkiyle karşılaşmıştım. Süleyman Hoca bana “Çabuk benim koltuğuma otur.” dedi. Ben de çok heyecanlanmıştım. “Hayır oturmam.” dedim. Sonra Hoca “Sana emrediyorum, otur.” dedi. Ben de çaresiz oturdum. Ardından bana “O telefonu al, ve12’ye bas.” dedi. Ben de bastım. Abdussamed Hoca, telefonu aldı .Ben ise ne diyeceğimi şaşırdım. Biraz duraksadıktan sonra istediklerimi birer birer anlattım. Abdussamed Hoca ise “Bugün bahçede iki sınıf var.” dedi. “Bahçeye inseniz bile top olmadığı  için oynayamazsınız.” Ve devam etti “Size sözüm olsun, başka bir gün izin veririm.” Tamam dedim ve telefonu kapattım. Çok utanmıştım. Bir de Süleyman Hoca, “Abdussamed Hoca izin verdi mi?” diye sormaz mı. Ben de hayır işareti yaparak sınıfa koştum ve her şeyi arkadaşlarıma anlattım. Arkadaşlarımın hepsi bana gülüyorlardı. Ben de çok utanmıştım. Ders almıştım ama, hak vermiştim öğretmenlerime. Durumu belli etmemeye çalışıyordum. Okuldaki bir günüm daha böyle geçmişti.

Mehmet İpek

 

ÖĞRETMENLERİMLE İLKLERİM

İnsanların unutamayacağı anıları vardır. Olumlu ya da olumsuz pek fark etmez. Eğer anıları güzel ise kişi onu hafızasına kazır. Kötü ise hatırlamak bile istemez.
Benim de çok anılarım oldu. Kötü olanlarını aklımın ucundan bile geçirmek istemiyorum, güzel olanlarını ise hiç unutmayacağıma eminim. Çünkü o güzel anılarım hayatımdaki ilklerim oldu. Bu anılarımın çoğu da okulda ve öğretmenlerimle geçti. Hayatımda unutamayacağım en güzel iki anım öğretmenlerimle oldu.
Ben altıncı sınıfa giderken ailem İstanbul’a taşındı. Tabii ben de öğrenimime orada devam etmek zorunda kaldım. Altıncı sınıfın ikinci döneminde öğretmenimiz bize Topkapı Sarayını ziyaret edeceğimizi söyledi. Çok sevinmiştim. Çünkü, ismini çok duyduğum, televizyon programlarında izlediğim tarihi bir yeri gözlerimle görmüş olacaktım. Beklediğimiz gün geldi ve Topkapı sarayını sınıfça ziyaret ettik. Sarayın içindeki tarihi eserleri görünce şaşırıp kalmıştım. Hele Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferinden sonra getirdiği kutsal emanetleri hiç ama hiç unutmayacağım.
Zamanımız dolmuştu ve gitmemiz gerekiyordu. Saraydan çıkarken çok sevinçliydim. İlk kez tarihi bir yeri ziyaret ediyordum. Çıkışta bizi bekleyen sürprizler vardı. Aynı gün içinde üç yeri daha ziyaret edeceğimizi öğrendik. Sırasıyla Ayasofya Camii, Sultan Ahmet Camii ve en son İstanbul Askeri Müzesi’ni ziyaret edecektik.
Ayasofya Camii’ne girince çok heyecanlıydım. Çünkü daha önce yani Bizans zamanında bir kilise olan ve daha sonra camiye dönüştürülen bu yeri görmek çok güzel bir duyguydu. Hatta Ayasofya Camii 2006 yılında Dünya’nın 7 büyük harikasına aday olarak gösterilmişti. Gerçekten de harika bir yerdi. Ve buradaki vaktimiz de dolmuştu.
Sıra Sultan Ahmet Camii’ne gelmişti. Orayı da çok merak ediyordum. Çünkü onun da ismini çok duymuştum; ama hiç görmemiştim. Orayı da ziyaret ettik ve hayatımda gördüğüm en büyük, en güzel cami Sultan Ahmet Camii oldu. Bu ziyaretimizin ne öncesi ne sonrasında böyle güzel bir mekan görmedim. Son durak ‘İstanbul Askeri Müzesi’ oldu. Orada gördüğüm  tarihi silahları hiç unutmayacağım. Zamanımız dolmuştu. Ve ilklerle geçen bir gün sonunda eve geldiğimizde öğretmenimize çok teşekkür ediyorduk. Çünkü onların sayesinde dillere destan olan tarihi yerleri görmüş olduk. Öğretmenimizle geçen o güzel anıyı hiçbir zaman unutmayacağım.
O güzel günden dört yıl sonra yani lise birici sınıfta yine öğretmenimiz tarafından Çanakkale’yi ziyaret edeceğimizi öğrendik. Ailemizden izin alıp Çanakkale’ye gideceğimiz günü bekledik. Beklediğimiz gün geldi ve Çanakkale’ye doğru yola çıktık. Sabah saat yedi sularında oraya varmıştık. Çanakkale’de yarım saat bekledikten sonra, kahvaltımızı yaptık. Ardından vatan uğruna şehit olan atalarımızın mezarlarını, yani Şehitler Anıtı’nı ziyaret ettik. Tabii bu arada öğretmenimiz ve rehber hocamız bu yerler hakkında bize bilgi veriyordu. Sonrasında da  pek çok yeri ziyaret ettik. Ama adlarını pek hatırlayamıyorum. Ve sıra Abide’ye geldi. Orayı da ziyaret edip arkadaşlarla fotoğraflar çektik. Öğretmenlerimiz kahramanca savaşıp şehit olan atalarımızdan bahsederken okumaya daha da heveslenmiştim. Çünkü onların sayesinde geldiğimiz bu günlerin kıymetini anladık.  Zamanımız dolmuştu ve eve doğru yola koyulduk. Ama her şeye rağmen çok güzel bir gün geçirdik. Yine bu güzel anımı da öğretmenlerime borçluyum. Öğretmenlerimle geçen bu güzel anılarımı hiçbir zaman unutmayacağım. Öğretmenlerime sevgilerimle.

Özkan Ezgin

 

GÜLÜNÇ BİR KARE

 

Sabah erkenden uyanan kardeşim her zaman ki gibi gürültü yapıyordu. Çıkardığı sesten tüm cami ayaklanmıştı. Bu benim işime geliyordu. Hem çizgi film izliyor, hem de okula gidiyordum. İkisini birlikte yapmak çok zevkliydi. Cuma günü çizgi kahramanı olarak kendime  süper bir golcü Tusubasa’yı seçmiştim. Benimle özdeş olan ve örnek aldığım biriydi. Ondan bugün bir şeyler kaparsam hafta başı ünlüler arasında yer alacaktım. Herkesin tanıdığı, sevdiği kişi olmak gurur verici olsa gerek. Dersi derste dinleme isteğim yoktu. O gün öğleden sonra maçı düşünür, ne yapsam nasıl oynasam, diye kendi kendime söylenip durdum. Ne zaman aşağı insem tabeladaki o yazıyı görür, heyecanım ikiye katlanırdı.”Cuma, cumartesi, pazar, saat on dörtte okul takımı seçilecek, herkes gelebilir.”
Vakit geldi. Etrafıma bir de baktım ki, okulun hepsi orda. Bu kadar insanın futbolu sevdiğini bilmiyordum açıkçası. Beni bu kalabalık çok etkilemedi. Çünkü kendime güveniyordum. Hızlıydım, dikkatliydim ve topla oynamak benim için çocuk oyuncağıydı. Tabii aleyhime olan özelliklerim de yok değildi. Aralarında en belirgin olanı çok kısa olmamdı. Beden Eğitimi öğretmenimizin futbolla fazla arası yoktu. Yanında hep bir partneri vardı. Adı, Ali’ydi. Bilgisayar mühendisliğini okumuştu ve hobi olarak hakemlik yapıyordu. Sıra benim takıma geldi. Heyecandan nerede oynayacağımı unutmuştum. İlk defa seyircilerin beni izleyeceği bir maçta oynayacaktım. Öğretmen işini biliyor. İyi oyuncuyu hemen tanıyordu.
İlk günü elemeleri benim açımdan başarıyla geçti. Ali Hoca isimleri okurken sıra bana geldi. Yukarılara bakıyorlar,  uzun boylu birilerini göreceklerini sanıyorlardı. Kafasını eğerek  bana baktı ve dikkatlice “Kaç doğumlusun?” diye sordu. “1990 doğumluyum hocam.” dedim. Sonra küçük bir gülümseme belirdi yüzünde:
“Annene söyle seni çamaşır makinesini koysun, boyun uzasın” dedi.
Herkes güldü. Bu sözü unutmak elde değil. Belki komik olabilir. Ama çok utandım o gün. Gitmedim, cumartesi günkü elemelere. Pazar günü seçilmişlerden biri geldi. “Ali Hoca çağırıyor.” dedi. Ali Hoca beğenmiş beni. Böyle cevheri kaybetmek hiç kimsenin işine gelmezdi. O gün anladım ki ben de onlardan biriyim!

Yasemin İnsel

 

EN BÜYÜK ÖZLEMİMİZ, SEVGİLİ ÖĞRETMENİMİZ

Kar, yolları kaplamıştı. Köyün üstüne bembeyaz bir örtü serilmiş gibiydi. O gece bütün ışıkları söndürmüş, evinin karşısındaki yokuşu aydınlatan ay ışığının üçgeninde kar taneciklerini izliyorlardı uzun uzun. Okulların açılmasına birkaç gün kalmıştı. Köyün hemen hemen bütün kızları okulların açılacağı heyecanıyla ellerine kınalar bile yakmışlardı. Derken sabah oldu. Bazı çocukların giyecek ayakkabıları bile yokken yine de bazı çocuklar yılmadan nerdeyse donarak okul yolunu tuttular. Öte köylerden bile gelen çocuklar vardı. Kimileri okula yeni başlıyor. Kimileri ise zor bela, eğitimlerini sürdürüyorlardı. Ama yine de okula gitme heyecanı içindeydiler. Her şeyi bir kenara bırakıp öğretmenlerinin gelmesini dört gözle bekliyorlardı.
O gün öğretmen gelmemişti. Belki kar yolları kapatmış, deyip evelerine geri dönen çocuklar ertesi gün yine geldiler. Saat başı geçen trenlerden ve arabalardan gözlerini ayıramıyorlardı. Her geçen arabadan ve duran trenlerden bir öğretmenin inecek olması heyecanıyla bekleşiyorlardı. O gün de bekledikleri  olmadı. Ertesi ve bir sonraki  gün yine geldiler, yılmadan ve bıkmadan.
Ama gelen yoktu. Kimse burada bir sürü çocuğun eğitim için canla başla çalışacağını bilmiyordu.
Kış çok çetin geçiyordu. Öte köylerden üzerinde ceketi ve hatta  ayağında ayakkabısı bile olmayan çocuklar belki bir öğretmen gelir duygusuyla onca yolu aşıp okullarına geliyorlardı. Ama öğretmenin olmayışı bu çocuklar için her gün bir hayal kırıklığı yaşatıyordu. Bu çalışkan küçük çocuklardan haberleri yoktu belki öğretmenlerin. Bu kadar hazırlığın ardından bir öğretmenin gelmesi ne kadar mutlu edecekti kim bilir bu çocukları.
Ama yoktu. Kimse gelmiyordu. Her gün trenin geçmesini bekleyen ve trenden atılan gazeteleri önce okuyan, sonra kitap ve defterlerini bir güzel kaplayan çocukların öğrenci olma sevinci hangi öğretmeni mutlu edemezdi ki.
Ama bazen bu gazetelerin boş sayfalarında çıkan magazin haberleri köydeki bazı kızları o kadar etkiliyordu ki. Artist olma hayalleri ile yanıp tutuşuyorlardı. Okumanın her şeyden çok daha güzel olacağını ya bilmiyorlar, ya da bilmek istemiyorlardı. Her kız da okul okumuyordu bu köylerde. En fazla on iki yaşına kadardı bu köyde okumak. “Töre böyledir.” deyip kızı hemen evlendiriyorlardı. Daha on iki yaşındaki bir kız çocukken ne bilebilir ki evlenmenin ne olduğunu. Hatta geçenlerde bir kızı berdel deyip elli yaşında bir adamla zorla evlendirdiler. Ne yapar bu kız, nasıl yaşar diye düşünen yoktu ki.. Kız ne yaptı. “Bu adamla evleneceğime ölürüm daha iyi.” deyip canına kıydı. Ne kadar sürecek bu acı. Kaç genç kız daha canına kıyacak bu töreler yüzünden. Belki bir öğretmen gelse o köydeki kızlara sahip çıkar. Belki törelerini engelleyemez ama hiç değilse okumalarına yardımcı olur.
Derken köyün üstündeki beyaz örtü yavaş yavaş kalkmaya başladı. Bütün köy yeşil olmaya başlamıştı. Bahar geliyordu. Kuşların sesiyle bütün köye neşe geldi diye  sanan köy halkı asıl baharı getirenin öğretmen olduğunu anlamadılar bile. Evet, öğretmen gelmişti. Artık köyün bir öğretmeni vardı. Gerçi bütün çocuklar eve gitmemişti ama haberi alır almaz hepsi okula heyecanlı bir şekilde yığılmaya başlamıştı. Ne zaman olsa bir öğretmenin geleceğini, onları anlayacak birinin yanlarına koşacağını biliyorlardı. Bu yüzden yılmadan yarın, ertesi ve daha ertesi gün okula geldiler. Çünkü onların bir amaçları vardı. Bunu başaracaklarına inanıyorlardı ve başardılar da. Şimdi kendileri gibi olan köy çocuklarını canla başla çalıştırıp geleceğe bir ışık tutma çabasındalar.

Nurcihan Altınboğa

 

FEDAKÂR ÖĞRETMENİM

 

Bir kış günüydü. Her tarafı kar kaplamıştı. Evden çıkıp okul yoluna koyulmaya başladım. O güzel bahar ve yaz günleri, Yerini bembeyaz kara bırakmıştı. Karın üstünde yürürken soğuktan donan ayaklarımı hissedemiyordum bile. Okula vardım. Yine geç kalmıştım. O gün her zamanki gibi öğretmenim güler yüzle neden geç kaldığımı sordu. Ve tebessümle yerime geçmemi istedi. Teneffüs zili çaldığında geç kalan başka bir arkadaşım daha sınıfa girdi. Öğretmen kızın asık suratına ve ağlamaktan şişmiş gözlerine baktı. Ellerine dokundu, buz gibiydi elleri. Neden ağladığını sordu, kız masum bakışlarıyla “Annem çok hasta öğretmenim.” dedi. O anda öğretmen kıza sarıldı. Çünkü; öğretmen de annesini kaybetmişti ve öğrencisinin hangi duygular içinde olduğunu biliyordu. Ağlamasını istedi. “Anneni çok mu seviyorsun.” diye sordu. Kız “Evet.” dedi. Bu soru bir zamanlar ona da çok sorulmuştu. Anne sözcüğü ona çok şey ifade ediyordu. Çünkü kendisi de anne demeyi  unutmuştu. Okul çıkışında kızı yanına alarak evlerine gittiler. O gün kızın ailesi hakkında birçok bilgi edinmişti. Kızının öğretmenini karşısında bulan hasta anne “İşte öğretmenlik budur. Öğrenciye yol gösteren, ona yardımcı olan, sıkıntısını bir an bile olsa hafifletendir.” dedi. O, artık kızının emin ellerde olduğunu biliyordu. Biliyordu ki; öğretmeni onu yalnız bırakmayacaktı. Aradan belli bir zaman geçtikten sonra kız annesini kaybetti. Onun için zorlu bir hayat başlıyordu. Yanında başını okşayacak, ona yol gösterecek ve  anne şefkatiyle sarılacak annesi yoktu artık.  Öğretmen kızın annesinin öldüğünü duyunca bir tuhaf olmuş ve o eski günlerini hatırlar gibi olmuştu. Öğrencisinin evine giderek, annesinin daha mutlu bir yerde hayat sürdürdüğünü söyledi. “Artık kardeşlerine sen bakacak, hem abla hem de anne olacaksın.” dedi. Bunları söylerken gözyaşları içinde kaldı. Annesi öldükten sonra kızın babası kızını okula göndermeyeceğini söylemişti. Fedakâr öğretmen, öğrencisinin her türlü sorumluluğunu üzerine aldı ve okuması için elinden geleni yapacağını söyledi. Öğrencisinin hayata yeniden mutlu bakmasını istiyordu. Tıpkı kafese tıkılan bir kuş gibiydi öğrenci. Özgür olma hayaliyle avunup giden bir hayat ve özgürlüğün arkasında onu bekleyen acımasız bir dünya vardı onun için. Öğrencisinin çocukluk yıllarında yaşadığı olayları unutmak için zorlu bir hayat mücadelesi vermesi gerekiyordu. Fedakâr bir öğretmen, öğrencisinin yaşadığı duyguları yaşamıştı. Çoğu zaman gece karanlığında yaktığı mumla, yalnızlığını gidermek için saatlerce muma bakar, mumdan akan damlaları izlerken hayatının farklı anılarını gözünün önüne getirirdi. Hayat onun için sıkıntı, dert ve kederlerle doluydu. Öğrencisine dört elle sarılma arzusu vardı içinde. Semra Güner
                                                     CANIM ÖĞRETMENİM

 

İnsan, hayallerinin peşinden koşarken gittiği o dümdüz yolda bin bir türlü sorun ve sıkıntılarla karşılaşır. Ben de kendim için çizdiğim o yolda mücadele verirken, hedefime ulaşmamı sağlayan, bana destek, umut ve cesaret veren öğretmenime çok şey borçluyum.
Haftalarca boş geçen derslerimize nihayet bir öğretmen atandı. Sevimli, cana yakın çok iyi bir insana benziyordu. İlk başlarda bizim okula alışması zor olsa da sonunda biz de o da birbirimize alıştık.

Dersini en ince ayrıntısına kadar anlatır, anlamadığımız yerleri tekrar ederdi. Ders dışında da  öğretmen değil sanki anne baba gibiydi. Sorunlarımıza, sıkıntılarımıza kulak verir bizi sıkılmadan dinlerdi. Sadece dersi değil, aynı zamanda hayatı da öğretiyordu. Biz çocuklar hayata hep toz pembe bakar, her şeyin çok basit olduğunu sanırdık. Oysa  öğretmenimiz bizlere başarıya giden yolda sıkıntılarla, zorluklarla mücadele etmemizi, hedefe ulaşmak istiyorsak bunlara katlanmamız gerektiğini öğretiyordu.
Aslında bizi çocuk değil, olgunlaşmış büyümüş birer öğrenci olarak görüyordu. Haftalar aylar geçmişti. Birbirimize o kadar bağlanmıştık ki ondan ayrılacağımız aklımızın ucundan bile geçmiyordu. Ondan ayrılmayı hiç istemiyorduk. Bunu düşünmek bile istemiyorduk. Her şeye katlanmayı öğrenmiştik; ama hocamızın gitmesine katlanamıyorduk. Çünkü onunla sımsıkı bağlarımız oluşmuştu.

 Sınıfa tarif edemediğim bir sessizlik hakimdi. Öğretmenimiz içeri girmişti. Hiç kimse konuşmuyor, hepimizin yüzünde hüzün vardı. Hocamız gideceği için ona karşı bir tavır almıştık. Oysa onun elinde olan bir şey yoktu. Sonunda hocamızın gideceği gün gelmişti.Belki de onu bir daha hiç göremeyecektik. Okula yeni gelecek olan öğretmeni birden düşündüm. Acaba o da bu hocamız gibi bizim anne ve babamız olacak mıydı? Hayır, hayır hiç kimse onun gibi olamazdı. Hocamız gittiğinde hıçkırıklara boğulduk. Gözlerimizden akan her damla yaş ona olan sevgimizi ifade ediyordu. O öğretmenimiz gitmişti artık. Yeni bir öğretmenin geleceği söyleniyordu. Oysa biz yeni öğretmen istemiyorduk. Biz onu istiyorduk. Bu da imkansızdı. Artık hocamız yoktu. Bekli de bizden çok uzaklardaydı.

Boş geçen derslerimizde hep onu düşündükçe gözlerimizden akan yaşlar yere düşüyordu. Hocamız olmadığı zaman sınıfta hiç kimse yokmuş gibiydi. Sanki sınıfta ben tek başıma kalmıştım. Sanki sınıf bomboş  bir odadan ibaretti. Hocamızın yokluğu bizi derinden üzüyor onun ayrılığı içimize sinmiyordu. Ama her şeye rağmen onun yokluğuna alışmak, onun olmadığı bu okula alışmamız gerekiyordu.

Alışmamız gerekiyordu ki ilerde biz de onun bu emeklerine karşılık vermeliydik. Biz de artık kendimizi geliştirip çalışarak, ileride bir meslek sahibi olmalıydık. Gelecekte bir meslek sahibi olarak öğretmenimizin karşısına çıkacak ve o zaman dünyalar onun olacaktı. Birgün düşüncelere daldığım bir vakit, hocamızı hayal ediyordum. Ben de onun gibi öğretmen olmak istedim. Onun gibi öğrencilerine karşı fedakar olmak istedim, sonrada bir okul hayal ettim. Küçük bir bahçesi, bahçenin içinde tıpkı kuşların sesi gibi cıvıl cıvıl olan öğrenciler, sobadan çıkan dumanın yükselip bulutlara karıştığını düşündüm.  Ben de öğretmenim gibi öğrencilere ders veriyor, aynı zamanda onlara hayatı, kendi ayaklarının üstünde durmayı öğretiyordum.

 Bütün bu hayallerin gerçek olabilmesi için insanın çaba sarf etmesi gerekir. İnsanın beyninde bir amaç olmazsa hedefe ulaşmak çok zor. Eğer insan başarının efendisi olmak istiyorsa çalışmanın da kölesi olmak zorunda. Çünkü başarının anahtarı çalışmaktır.   Duygu Uygur

TOKA DOLU ANIM

 

Zamanın akıp gitmesi insanın yaşamında derin izler bırakır. Bu ister iyi yönde olsun isterse kötü yönde.
Ben daha küçücük bir kızdım. Okula yeni kaydolmuş ve okulun açılmasını dört gözle bekleyen sevimli bir kızdım. Okul açılmıştı ve ben çok heyecanlıydım. Okulda herkes ağlıyordu. Fakat ben ağlamayıp gelecek öğretmeni heyecanla bekliyordum. Merak ediyordum öğretmenimi. İşte beklediğim an gelmişti. Öğretmenim sınıfa girdi. Ona ilk günden kanım çok ısınmıştı. Onun adı Yavuz Yerli’ydi.
Bir gün İzmir’’den halam bana güzel bir toka göndermişti. Ben de o tokayı çok beğenmiş ve okula gider gitmez onu takmıştım. Arkadaşlarım “Duygu tokan çok güzel.” deyip duruyorlardı. Yani arkadaşlarım tokamı  çok beğenmişti. Yanımda Dilan adında bir kız vardı. O hiçbir şey demeden sadece tokama bakıyordu. Bu da beni rahatsız etmişti. Daha sonra teneffüse çıkmıştık. Tokam birden kırılıp yere düşmüştü. Çok üzülmüştüm ve çok ağlamıştım. Öğretmenim sınıfa girdiğinde ağladığımı görünce bana ne olduğunu ve niçin ağladığımı sordu. Ben de “Öğretmenim tokama nazar değdi.” demez miyim. Öğretmenim çok gülmüştü ve bu olayı annemlere de anlatmıştı. Daha sonra ikinci sınıfı okurken Yavuz Öğretmen’im okuldan ayrıldı. Aradan tam altı sene geçti. O zamanlar liseye yeni başlamıştım. Bir de baktım ki Yavuz Öğretmen’im karşımda. Hiç değişmemişti. Benim sağlık ve biyoloji derslerime giriyordu. Bir gün dersine çalışmıştım. “Kim anlatacak? diye sordu. Parmağımı kaldırınca. “Gel bakalım Duygu.” dedi. Anlatmaya başlamadan önce “Hatırlıyor musun?” diye sordu, ben de “Neyi hocam?” diye karşılık verince, toka meselesini hatırlattı.. “Evet.” dedim. Sınıftan bazıları “Hocam bize de anlatın.” demezler mi? Öğretmenim benden olayı anlatmamı istedi. Ben de anlatmayacağımı söyledim. Öğretmenim her  ne kadar anlat diye ısrar ettiyse de ben de anlatmamakta o kadar direttim. Öğretmenim çok ısrar edince “Sonra size anlatırım.” dedim. O da tamam peki dedi. O gün çok utanmıştım. Ne yerde ne gökteydim. Domates gibi kıpkırmızı olmuştum. Bir ara annem durumumu sormaya gelmişti. Yavuz Öğretmen’im anneme olup biteni anlatmış. Şöyle demiş “Ben bundan bir ay önce eşime Duygu’nun olayını anlatmıştım ve bu sene Duygu benim öğrencim.” Ben daha çok utanmıştım. İşte bir toka ve Yavuz Öğretmen’im benim sır dolu anımdı. Nereden bilecektim ki benim lisede öğretmenim olacağını. Ve bir itirafta da bulunmak istiyorum. Anımın bir parçası olan o toka bende hala duruyor.  
 
Murat Ekinci
                                                         ANILARIMIZ

Bir rüya gibi yavaş yavaş o günleri canlandırmaya çalışıyorum gözlerimde. Sekizinci sınıfın son haftalarını yaşıyorduk. Önümüze nasıl bir hayat geleceğini bilmiyorduk. Evet, nasıl bir hayat yaşayacağımızı bilmiyorduk. Çünkü lise hakkında hiç bilgilenmemiştim. Sadece ara sıra laf olsun diye hocalarımız konuşurdu. Şüphelenmeye başlamıştım. Köyümüzde lise yoktu. Mecburen şehirde okuyacaktık. Acaba o ortama, o insanlara nasıl alışacaktık. Onlar elbette bizim gibi kaba ve yarım yamalak Türkçeyle konuşmuyorlardı. O aralar köyümüze yeni bir öğretmen gelmişti. Çok iyi bir öğretmendi. O öğretmen bize çok güzel şeyler anlattı. Lise hayatını, şehir hayatını, güzel cümlelerle dökmeye başladı.
O an anlamaya başladım, geleceğin lisede olduğunu. Ve köydeki ilk haftada sekiz saat Beden Eğitimi dersi ile bir yere varılmayacağını, hayatın engellerini bir bir hayal ettim ve çabalamaya başladım.
Eğer öğretmen gelmeseydi belki şu an burada değil, köyün nergis kokan dağlarında olacaktım. Veyahut İstanbul’un karbon monoksit kokan havasını ciğerlerime çekiyor olacaktım.
Bazen karşımıza çıkan fırsatları çok iyi değerlendirmeliyiz. Belki bazı yanlışlıklar yapmış olabilirim; ama öğretmen bana gerçekten çok şey kazandırdı. Hayata yön veren en mükemmel öğretmene, en içten saygılarımı sunarım…

Tuba Yıldırım

 

İSMİ UNUTULMUŞ KAHRAMANLAR

 

Yine her zamanki okula gitmek için erkenden uyandım. O sabah içimde büyük bir korku vardı. Kötü bir şeyler olacakmış gibi hissediyordum.
Bu korkunun yersiz  olduğunu düşünerek kendimi rahatlatmaya çalışıyordum. Hazırlanıp okula gittim. Öğretmenim ve arkadaşlarım da bende bir gariplik olduğunu hissetmişti. Her teneffüs öğretmenim beni yanına çağırıp sıkıntımın ne olduğunu soruyordu. Çok korkuyordum, hemen eve gitmek istiyordum. Nihayet son ders gelmişti. Son ders zili çaldığın da öğretmenim “Bak Tuba korkulacak bir şey olmadı.” dedi. Öğretmenimle aramda çok güçlü bir sevgi bağı vardı. Benimle ve bütün öğrencileriyle çok ilgilenirdi. Öğretmenimle koridorun sonunu kadar yürüdük ve oradan da ayrıldık. Ben o gün okuldan biraz geç çıkmıştım. Okul çıkışında bütün sabahçı öğrenciler eve gitmişti. İçimdeki o korku hâlâ geçmemişti. Bunu düşünerek dalgın dalgın yürüyordum. Karşı sokaktan öğretmenimin bana doğru geldiğini gördüm. Okulda bir şey unutmuştu onu almaya gidiyordu. Tam o sırada yan taraftan gelen arabayı fark etmedim. Araba büyük bir hızla bana doğru geliyordu. Öğretmenim “Dikkat et!” diye bağırdı ve elindeki çantayı yere attı. Son bir hamle yaparak beni itti ve sokağın karşı tarafına attı. Araba hızla olay yerinden uzaklaştı. Gözlerimi hiç açmak istemiyordum. Öğretmenimi yaralı olarak görmekten çok korkuyordum. Yaşla dolan gözlerimi açtığımda içimi büyük bir mutluluk sardı. Allah’a şükürler olsun ki öğretmenime hiç bir şey olmamıştı. Öğretmenim benim için kendi hayatını hiçe saymıştı. Oturduğum yerden hüngür hüngür ağlamaya başladım. Daha sonra bir el başımı okşadı. Bu el benim şefkat ve merhamet dolu yüreği olan öğretmenimin eliydi. Beni yerden kaldırdı ve bana “Bir şeyin var mı?” diye sordu. Bense hiç cevap vermeden ağlıyordum. Hala olayın şokundaydım. Bana “Sana eve kadar eşlik edeyim mi?” diye sordu. Ben de “Hayır, teşekkür ederim” diye karşılık verdim. Yavaş yavaş yürümeye başladım. Demek ki içimdeki korku yersiz değildi.
Bu güne kadar bu olayı kimseyle paylaşmadım. Sekiz sene sonra anlatmayı uygun gördüm. İsmini hatırlayamadığım öğretmenim ve diğer bütün öğretmenlerim, sizlere borcumu asla ödeyemeyeceğim.

Zeynep Artuç

Nisan Şakası

 

Ortaokul yıllarımdı. En muzip olduğumuz çağlardı yani. O yaşlarda aklımıza eğlenceden başka bir şey gelmezdi. O zamanlarda 1 Nisan yaklaşıyordu ve biz de öğretmenlerimize ne şaka yapacağımızı planlıyorduk. Tüm arkadaşlar, aklına gelen sinsi planları anlatmaya başladı. Biz de bu şakalardan beğendiğimizi seçip öğretmenlere uygulamaya karar verdik. Benim aklıma çok güzel bir şaka gelmişti ve bu şakayı da çok sevdiğim bir hocama yapacaktım. Sonunda beklediğimiz gün gelmişti. Herkes birbirine yaptığı küçük 1 Nisan şakalarıyla eğlenirken ben hocama yapacağım şakayı düşünüyordum. Sonunda hocamın yanına gittim. Çok ciddi ve üzgün bir tavır takınarak ablamın uzun süredir hasta olduğunu bu gün de ameliyat olacağını ve bana eve gitmem için izin vermesini istedim. Önceleri hocam biraz şüphelendi; ama tavrımı bozmayınca bana inandı ve izin verdi. Tabi geçmiş olsun dileklerinde de bulundu. O şakayı yaptıktan sonra arkadaşlarımla çok gülmüştüm ve o gün o şakanın unutulacağını sanıyordum. Ertesi gün her zamanki gibi eve gitmiştim ve günün yorgunluğunu da uzanarak atıyordum. Birden kapı açıldı. Gelen öğretmenimdi ve beni çağırıyordu. Gittiğimde hocam anneme ablamın durumundan dolayı üzgün olduğunu ve geçmiş olsun dileklerini bildirmek için geldiğini anlatıyordu. Hocamın anlattıklarını duyunca kendimi tutamayıp gülmeye başladım ve olanları bir bir anlattım. Duyduklarında hep beraber gülmüştük.
O gün aslında ne kadar büyük bir oyuncu olduğumu ve öğretmenimizin öğrencilerine ne kadar değer verdiğini gördüm.

Menice Yıldız

 

ÖĞRETMENİN SEVGİSİYLE

 

Bir yaz akşamıydı. Ben, Besna, Osman ve Nazime, Mehmet Hoca’nın evine gitmeye karar verdik. Mehmet hoca’nın evi köyün en sonundaydı. Yandaki komşularının bir de  köpekleri vardı. Biz de biraz korku ve heyecan oluşmuştu. Erkek arkadaşımız önde, biz kızlar arkada yürüyorduk. Hocamızın kapısına yetişmeye  bir iki adım kala köpek havlamaya başladı.  Biz de korkup kaçmaya başladık. Osman bizi sözde  koruyacaktı. o bizden önce koşmuştu. Koşarken Osman ile Nazime birbirlerine çarptılar. Birinin başı, diğerinin de dişi ağrıdı. Gidip gitmeme konusunda kararsız kaldık. En son bir karar verdik. Gideceğiz dedik ve ne olursa olsun köpek umrumuzda olmayacaktı. Tekrar yürümeye başladık. Bir anda elektrikler kesildi. Biz de bir anda durduk. Çok karanlıktı. Mezarlığın yanındaydık. Bekleyişimiz uzun sürmedi ve elektrikler geldi. Mehmet Hoca’nın kapısını çaldık, kapıyı açıp bizi karşısında görünce çok sevindi. İçeri girdik. Osman ve Nazime tartışıp duruyorlardı. Osman “Sen bana çarptın.” Diyordu. Nazime ise “Hayır!” diye karşı çıkıyordu. “Ben değil asıl sen bana çarptın.” Hocamız ne olduğunu sordu. Biz de olup bitenleri tek tek anlatmaya başladık. Hocamız çok gülüyordu. Ben ve Besna da gülüyorduk. Ama Osman ve Nazime gülmüyordu. Sohbet ediyorduk. Hocamız lise ve üniversite anılarını anlatıyordu. Bir yandan da çaylarımızı yudumluyorduk. Lise ve üniversite fotoğraflarına baktık. Anlatırken o kadar heyecanlanıyorduk ki, sanki biz de olayın içindeydik. Okumanın çok güzel bir şey olduğunu söylüyordu. Belki hocalarımız sayesinde okuduk. Bize gösterdikleri sevgi ve şefkat sayesinde okuduk. O kadar güzel bir akşamdı ki, zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık. Saat on bire gelmişti. Kalkıp eve gidecektik; ama köpek kapıdaydı. Mehmet Hoca başımıza bir şey gelmesin diye bizi eve bıraktı. Onu ziyaret ettiğimiz için bize teşekkür etti ve ayrıldık daha sonra. Eğer o akşam onu ziyaret etmeseydik, bütün bunlar yaşanmayacaktı. İyi ki ziyaret etmiştik sevgili öğretmenimizi.

Nimet Arlı

 

BENİM BİRİCİK ÖĞRETMENİM

İlköğretim birinci sınıfa gidiyordum. Okulun ilk günüydü. Öğretmenimi çok merak ediyordum. Okula sevinçle ve koşa koşa gittim. Sınıfımıza girdik. Öğretmenimizi beklemeye başladık. Birden kapı açıldı. İçeriye güler yüzlü, tatlı, uzun boylu bir bayan girdi. Hepimiz ayağa kalktık. Gülümseyerek bize oturmamızı söyledi. Ben öğretmenimizi ilk görüşte çok sevmiştim. Hani insanlar ilk görüşte sevilmez. Sadece saygı göstermek zorunda kalırsınız. Bu öyle değildi. Ben öğretmenimi çok sevmiştim. Nasıl bir yakınlık hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Günler geçtikçe öğretmenime daha da bağlanıyordum. Hiç yanından ayrılmak istemiyor, teneffüste öğretmenler odasına gitmesine üzülüyordum. Tabii o zamanlarda neden öğretmenler odasına gittiğini anlamıyordum. Birgün yanına yaklaşıp sordum. Bana: “Sen çok meraklı bir kızsın.” demişti. Benim derslerde de böyle olduğumu söyledi. Bana hep böyle olmamı söyledi ve hiç değişmememi tembihledi. Ben öğretmenime hediye getireceğimi söyledim. Yarın okula gelmesini  rica ettim. O bana söz vermişti. “Yarın geleceğim.” demişti. Benim hiç şüphem yoktu. Bir gün sonra okula sevinçle gelecektim. Ertesi gün oldu. Okula geldik, sınıfımıza girdik. Öğretmenimizi bekledik. Çok bekledik ama gelmedi. Üçüncü derste arkadaşlarım evine gittiler. Ama ben hâlâ bekliyordum. Sınıfta yalnızdım. Başımı sıraya koyup gözlerimi kapattım. Birden ayak sesleri geldi. Birinin elini benim başıma koyduğunu hissettim. Başımı kaldırıp baktığımda bir de ne göreyim. Öğretmenim karşımda. Çok sevindim, sevincimi zıplayarak gösterdim. Öğretmenim güldü. O zaman anladım ki öğretmenler asla sözlerinden caymazlar. Öğretmenime hediyesini verdim. Onun elini öpüp eve gitmeye koyulduğumda, beni arkamdan çağırdı. Bekledikten sonra bana şunları söyledi: “Asla yapamayacağın  şeyler için söz verme!”     

Bahar Yılmaz

MUTLULUĞUM

 

Güzel bir gündü. Okula gitmek için hazırlandım ve sınıfıma girdiğimde çok güzel bir haber aldım. Bugün öğretmenimizle birlikte bir gezi düzenleyecektik. Henüz ikinci sınıfa gidiyor, Mardin’de okuyordum. Hepimiz çok mutluyduk. Kanatlanıp uçacak  gibiydik. Öğretmenimiz içeri girdi ve bizi aşağı indirdi. Sıra sıra gezecektik o yerleri. Aslında Mardin’in her yeri tarih kokuyor. Önce postaneye gittik. Postanenin her tarafı işlemeliydi. Mektupların nasıl gönderildiği ve nasıl yazıldığı gösterildi. Bahçesi kocamandı ve bahçenin ortasında ikinci kata çıkmak için bir merdiven vardı. O katta da odalar vardı. Hepsinde insanların kullandığı farklı farklı aletler vardı. Görevliler bize aletlerin  ne işe yaradığını ve görevlerini anlattılar. Ondan sonrada gideceğimiz yer müzeydi. Yolculuğumuz esnasında bile farklı farklı yerler gördük. Müzeye vardığımızda, öncelikle kapıda taştan yapılmış iki tane kocaman gül vardı. Bahçesinde de eskilerden kalmış işlemeli taşlar. İçeri girdiğimizde bir okulun sergisini ördük. Müze bölümlerden oluşuyordu. Her gittiğimiz bölümde farklı şeylerle karşılaşıyor ve şaşkınlığımız daha da artıyordu. Başka bir bölümde de padişahlara ait yüzükler mühürler, kılıçlar, hançerler, taçlar, gözyaşı şişeleri, kolyeler vardı. Kahve içerken heykele dönmüş birkaç adam ve bir prensesini gördük. Çok güzel bir tarihi kuyu vardı. Müzede vakit ilerliyordu. Başka bir bölümde ise paralar, altınlar bulunuyordu. Müzeyi gezdikten sonra da okula geldik ve oradan da eve gittik. İnsanlar olarak tarihte atalarımızın ne gibi zorluklarla karşılaştığını anladık. O an o eşyaları gördüğümde bu günlere gelebilmek için ne kadar büyük mücadeleler verildiğini gördüm. Öğretmenimize teşekkür ettikten sonra eve gittik ve çok mutluyduk
Verdihan Ayhan

ÖĞRETMENİN HİKÂYESİ

 

Öğretmenler, bizim her şeyimiz, Ailemizden sonra gelen tek dostumuz, kardeşimiz, arkadaşlarımız… Öğretmen  toprağa tohumu atan, çiçeğe suyunu veren güneşi eksiksiz dağıtan kaynak.
Tohum kök salıyor, yeşeriyor. Bir öğretmen varlığını katıyor hayata. Bütün güçlüklere  katlanıyor. Büyüdükçe daha fazla deneyim kazanıyor. Bu yüzden  bütün yeni nesiller öğretmen olacağım diyor. Tohum büyüdü, ağaç oldu. Meyve verdi.  Verdiği bütün meyveler öğretmenleri gibi olağanüstü oldu. Bir ağaç binlerce meyve, her meyve bir öğretmen olarak döndü. Dünya dönüyor, zaman geçiyor, insanlar öğretmenlerin değerini daha çok anlıyor. Onlara duyulan sevgi günden güne artıyor; ama bu  sevgi ve saygı insanların içinde kalıyor. Kimse bunu faaliyete geçirmiyor. Bugün kaç kişi “Öğretmenim siz bize çok şey öğrettiniz, verdiğiniz  bu bilgiler  için minnettarız.” diyor. Dünya dönüyor, zaman geçiyor, insanlar öğretmenlerin değerini daha çok anlıyor, onlara duyulan saygı ve sevgi günbegün artıyor. Ama bu sevgi ve saygı insanların içinde kalıyor. Kimse bunu  faaliyete geçirmiyor. Bugün kaç kişi “Öğretmenim, öğrencinin rehberidir. Öğretmen öğrenciyi eğitir, ona yaşamı öğretir. Bunun  yanında öğretmen hayatını kazanır. Öğretmen yaşam  savaşı verir.” diyor. Kimse düşünür mü öğretmen ağlar mı bugün. Öğretmen hasta mı, öğretmenin bir sorunu var mı.” Bizden kaç kişi bu soruyu öğretmenimize sordu. Bizim tek sorunumuz bize verilen not. Öğretmenimizi dışarıda görsek tanımayız, ondan  yüz çeviririz.            Bize verilen emeğin karşılığı bu mu olacak. Daha güzel yeni nesiller için öğretmenlere ihtiyacımız var. Bu yüzden dersimize giren her öğretmen, bir pırlantadır. Atatürk’ün de dediği gibi “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.”  Her öğretmen objektif olmalıdır. Öğretmenlik mesleği evde de yapılan meslektir. Yeter ki ona yakın olalım. Öğretmenim senin adaletini istiyoruz, sana bağlı kalmak isteyen öğrenciler, senin yolunu takip ediyor. Her şeyim öğretmenim. Bana yolu sen öğrettin, canım öğretmenim.

Veysi Ayna

KAŞ YAPAYIM DERKEN GÖZ ÇIKARTMA

İlkokul yıllarındayken her öğrenci, kaptırır kendini bu yalancı bahar havasının kokusuna. Öğrenciler pek fazla sıkılır ders işlemekten. Hele okulun bitimine doğru ise öğretmenlerimizin çabası olmasa derslere bile girmek istemiyoruz.
Ben ve arkadaşlarım da öyle olmuştu. Öğretmenlerimizle karar verdik, bir gün pikniğe gideceğiz diye. Öğretmenlerimiz ve bizim için 21 Mayıs gününü uygun bulmuştu. Hafta içinde bütün planlarımızı yaptık. Hazırlıklarımızı tamamlamıştık. Hafta içinde her şeyi konuşmuştuk ama baharın havasını hafife almıştık.
Sabah oldu ve güneş yüzünü bize gösterdi. Güneşin ilk ışıklarıyla yola koyulduk. Yaklaşık bir saat yürüdük. Başımızı kaldırdığımızda tek bir ağaç bile görmüyordu insanın gözü. Bütün ağaçlar insanlar tarafından harap edilmişti. Sadece bir yer kalmıştı. İlk başta sahibi tereddüt etti bizi ağaçların arasına sokmaya; ama öğretmenimizin etkili konuşması onu ikna etmişti.
Ağaçların arasına girdik. Hazırlığımızı yaptık. Sonra etrafı dolaşmaya çıkmıştık. Eskiden kalma köprüler ve su yolları çok güzeldi. Hele bir dağı vardı, doğa onun toprağını renklerle boyamıştı. Gezimiz bittikten sonra, tekrar ağaçların arasına gelmiştik. Hep birlikte o zaman oynanacak bütün oyunları oynamıştık. Kendimizi bu kadar baharın havasına kaptırmışken, biz farkında olmadan hava gittikçe kötüleşiyordu. Artık yorulmuştuk ve dinlenmeye çekildik.
Bu yorgunluğa hafif bir rüzgâr iyi gelmişti. Rüzgâr gittikçe şiddetlenmeye başladı. Zaten yağmur da dünden razıydı yağmaya. Şimşekler şiddetlenince sanki yerin fotoğrafını çekiyorlardı. Rüzgârdan ve yağmurdan göz gözü görmüyordu. Hepimiz zor da olsa birbirimizi bulmuştuk. Ağaçların arasından sızarak köprülere doğru yürüdük. Yağmur, rüzgâr ve şimşek hiç eksik olmuyorlardı. Köprünün altına girdiğimizde kurtulduk diye seviniyorduk. Aradan yarım saat geçti. Köprünün altındaki sular yükselmeye başlamıştı. İlk önce bunu fark etmemiştik ama arkadaşımızın ikazı üzerine durumu fark ettik. Hepimiz telaş içinde kaldık.
Ne yapacağımıza şaşırdık. Dışarı çıksak rüzgâr ve yağmur izin vermiyordu. Köprünün altında kalsak bu defa da sular yükselecek ve bizi sürükleyip götürecekti. İki arada bir derede kalmıştık. Sonra Allah’a dua ettik “Allah’ım bizi bu durumdan kurtar.”diye. Böyle anlarda insanın hayatı şerit gibi geçiyor gözlerinin önünden.
Sonra yağmur yavaş yavaş dinmeye başladı. Sonrasında rüzgâr da eşlik etti ona. Bu ikisi böyle olunca, hemen köprünün altından çıktık. Biraz yürümeye başladık. Bir de baktık ki bütün köylüler yardımımıza gelmişlerdi. Hepsi meğer yağmur yağınca telaşla bizi aramaya çıkmışlar. Dağ tepe demeden ve hayatlarını hiçe sayarak. Ben oradan şunu düşündüm. Eğlenelim derken az kalsın canımızdan oluyorduk.

Osman İsen

ÇOCUK HATASI

 

İnsanlar çocukluk yıllarında her ayrıntıyı göremeyebilirler.
Neyin ne olduğunu tam olarak kavrayamazlar. Ben de geçmiş yıllarda yaşadığım anımdan bahsedeceğim.
Henüz on bir yaşındaydım ve altıncı sınıfa gitmekteydim. Sabah okula gitmek üzere erkenden kalkıp hazırlıklarımı yaptım. Okula doğru yol aldım. Birinci, ikinci, üçüncü ders derken zaman çabucak geçti. Yaza girmek üzereydik. Bunaltıcı bir hava vardı. O zamanlar okulla aram fazla iyi değildi. Arkadaşımla bir araya geldik ve bir karar verdik. Hava masmavi; güneş ışıl ışıl parlıyor, tek bir yaprak bile kıpırdamıyordu. “Bu sıcakta okulda ne işimiz var.” diyerek denize gitmeye karar verdik. Tabii ki anlattığım anım Antalya’da geçmekteydi. Her neyse yola çıkmış bulunuyorduk. Allah’ın kavurucu sıcağında yavaş yavaş denizin yolunu tutmuştuk. Denizin masmavi görüntüsünü gördükten sonra ferahlamıştık Birden denizin kıyısına geldik ve soluklanmadan hemen denize atladık. Ansızın, rüzgâr esmeye başladı. Dalgalar yükselerek boyumuzu aşıyordu. Arkadaşım ile bir iskeleye çıkmaya karar verdik. Ve en tepeye çıktık. Niyetimiz  kendimizi oradan denize atmaktı. Ben suya daldım ve zorla da olsa kıyıya kadar yüzebildim. Arkadaşım da ardımdan atladı. Bir anda rüzgar sertleşti ve kıyıya kocaman bir dalga vurdu. Dalga sanki Azrail meleği gibi can alırcasına üstümüze doğru geliyordu. Fazla yüzmeyi bilmeyen arkadaşımın o çırpınışlarına göz yumamazdım. Arkadaşımı baygın haldeydi. Biraz zaman geçtikten sonra ayıldı. Kendine geldi, bana sımsıkı sarıldı ve hüngür hüngür ağladı. Hava kararmak üzereydi. Eve doğru yavaş yavaş ve pişman bir şekilde yürümekteydik. Dünyadan böylece bir ders daha almıştık ki bu olay beni çok etkilemişti. Bundan böyle ne yaparsam yapayım, ailemin haberi olmadan hiçbir işe karışmayacağıma ve de okulu hiçbir zaman ne pahasına olursa olsun aksatmayacağıma yemin ettim.